Çocuk Kızı Sevmişti

18 Ekim of 2011 by

Çocuk ile kız neredeyse bir saat kadardır telefondaydılar. Konuşmaya başladıklarında çocuğun anne ile babası daha eve gelmemişti. Genelde gezmeyi çok seven bir çifttiler. Onların çift kişilik yatağının üzerine çıkmış yayıla yayıla, hatta yuvarlanarak, kızla gevşekçe ve eğlenceli bir sohbet yapmışlardı.

Sonra ailesi gelince çocuk odasına geçip sohbetin geri kalan kısmını orada tamamlamak istemişti. Bir süre sonra laubali sohbetlerinin rengi değişmiş ve durum aşk, meşk konularına gelmişti. Sonunda çocuk işin o noktaya gelmesi ile dayanamadı ve bombasını patlattı. ‘Onu seviyordu.’

Durum kız için tuhaftı. Bir süre sessiz kaldı. Çünkü en yakın arkadaşıydı çocuk. Ani şeyler söylememeye çalışıyordu. Zaten karakteri de buna asla izin vermezdi. Çocuk ise durumun çıkmazını farkedip, şurdan burdan öğrendiği birkaç fiyakalı lafı sıraladı. Kendince kendini anlattı. Yüzünde ki kaşı çatık düşünceli ifade, sesindeki çatlamış tınılar zamanla daha da çaresiz hale geçiyor, aralıksız konuşarak durumu kurtarmaya, belki de başarılı olmaya çalışıyordu. Yüreğindeki yangın diline vurmuştu. Çok çabaladı, didindi, çaresizliğinden sıyrılmayı bir şekilde başardı. Nasıl olduysa kız, mırın kırınlarına rağmen sohbetin sonuna doğru çocuğun ona olan duygularına olumlu karşılık vermişti.

Susma sırası çocuğa geldi. Filmlerdeki gibi zaman durmuştu sanki onun için. Aynanın karşısında duran kendine, alnındaki kocaman sivilceye bakıyordu. Birşey düşünmeksizin sadece bakıyordu. Kaza anında şok geçiren kazazedeler gibi olmuştu. Kız da sustu. Bir süre sonra sessizliğin sesi çocuğu silkeledi. Çatlak sesine yaptırdığı son bir hamle ile kızın üzerine kelimelerini boca etti. Sonra birbirlerine iyi geceler diyerek telefonu kapattılar. Herşey çok yabancıydı. Bu durum karşısında gerçekten afallamıştı. Şaşkınlığı kızdan bu olumlu karşılığı beklememesinde değildi. Uzun süredir söylemek istediği şeyi söylemişti. Haftalardır kafasında olan buydu belki ve yüzlerce kez bu parodiyi oynamıştı. Ama hep tek taraflı oynamıştı. Romeo’nun repliklerine Juliet de hiç cevap vermemişti onun bu oyununda. Birden karşılık almak bu yüzden onu şaşırtmıştı. Yoksa aşkın ne olduğunu bilmezdi. Onu;  heyecanlanmak, yemekten kesilmek, ondan başkasını düşünememek sanardı. Ha bir de kelebeklerden bahsetmişlerdi ona. Pek aklı kesmemişti. Ne olursa olsun neyin ne olduğunu bilse de bilmese de çocuk kıza çok âşıktı.

O bunu böyle kabul etmişti bir kere. Gözlerindeki ışıltıyı şu an hiç birşey söndüremezdi. Kala kaldığı aynanın önünden kalkıp hemen birşeyler yazmaya çalıştı. Yazmalıydı bunu, bu günü, o kızı. Ama olmuyordu.  Kafasını toplaması imkânsız görünüyordu. Ayağa kalktı. Kutu gibi olan odasında dört dönmeye başladı. Bir o yana, bir bu yana anlamsızca kafasındaki boşluk ile dolaştı. Oda dar gelmeye başlıyordu. Daralmıştı ve kendini sırasıyla koridora, mutfağa, salona attı. Hepsinde boş ama makul süreler geçirdikten sonra tam da banyonun önünden geçerken baktı ki hala rüya-gerçek ikileminde ki denklemi çözememiş ve ergen hormanları duygularına baskı yaparak kalp atışlarının metronomunu artırmış, ani bir kararla kendini buz gibi suyun altına attı. Suyun soğukluğunu bile hissetmiyordu. Normalde olsa suyun tenine değdiği anda çıkaracağı kişnemelerden annesini kesin uyandırırdı. Kararlıydı. Ya uyanmalıydı bu rüyadan ve eski sönük gözleriyle ilerlediği yaşamına geri dönmeliydi ya da herşeyin, hakikatin tam kendisi olduğunu anlamalıydı. Buz gibi suyun altında bile kalp atışları zayıflamadı. Bırakın buz gibi suyu, tüm gece kalp atışlarını birtürlü zayıflatamadı. Banyodan çıktıktan sonra başlayan bir müzik sürekli kulağındaydı. İçi eriye eriye uyumaya çalıştı çocuk. Uyumak için adeta kıvrandı. Ama namussuz müzik yüzünden uyuyamadı.

Uykusuz geçen gece, sabaha gebe bir şekilde yatan delikanlıyı erkenden kapıya, sokaklara çıkarmıştı. Adımları bedeninden iki boy daha önde gidiyordu sanki. Melaninsiz kalan vücudu zaten ambele olmuşken, bir de gencin kendi içinden peydahladığı sorulara cevap vermeye çalışıyordu. Hoş onunda cevap bekler bir hali yoktu ya neyse. Amacı kırtasiyeye gitmek ve dün geceki kalp atışlarının sahibinden önce okula ulaşmaktı. Hemen açık olduğunu düşündüğü bir kırtasiyenin sokağına girdi. Kapı ardına kadar açıktı. İçeriye girdiğinde dükkânın boş sesinden kırtasiyecinin buralarda biryerlerde olduğunu çıkarttı. Dışarıya çıkıp etrafı kolaçan etti. Daha önceden tanıdığı kırtasiyeci iki dükkân ötede başka bir arkadaşıyla oturmuş çay içiyordu. Kırtasiyecinin yanındaki adam dükkânın önündeki çocuğu görünce arkadaşına işaret etti. Bunu kırtasiyeci tam yudumunu alacakken söylediği için sıcak çay yudumu kırtasiyecinin boğazına dizildi. Bozuntuya vermeden taburesinden kalktı ve çocuğun yanına koştu. Çocuğun o anda soğuktan üşümüş bir burnu ve kıpkırmızı yanakları vardı. Kırtasiyeciyi öyle karşıladı. Kayda değer nokta ise gözlerinin içinin parlamasıydı. Oradan boş bir kâğıt, bir silgi ve bir kalem aldı. Kırtasiyecinin ‘ne o sınav mı var?’ Sorusunu ise kekeleye kekeleye, kuru bir ‘evet’ ile geçiştirdi. Şu an başka biriyle sohbet edecek hali yoktu. Konuşmasını hazırlamakla meşguldü.  Kendi dünyasındayken rahatsız edilmekten hiç hoşlanmazdı. Bir süreliğine diğer düşüncelerine de evi terketmelerini söylemişti. Onlar ise duruma biraz bozulsalarda, çocuğu anlayışla karşılamışlardı. Tek bir düşünce, tek bir odak noktası ile başbaşa kalan çocuk, kırtasiyecinin elinden aldığı boş kâğıdı bir dosyanın içine koydu. Dosyayı da özenle çantasından çıkardığı büyük, kareli matematik defterinin içine koydu. Kâğıt kesinlikle kırışmamalı ve özellikle lekesiz, bembeyaz ve pürüzsüz olmalıydı. Kalem ile silgiyi ise montunun cebine koydu. Düşmemesi içinde fermuarını sıkı sıkıya kapattı. Hiçbir şeyi riske atamazdı.

Okulun etrafından dolanıp giriş kapısına kadar zaman kaybetmek istemedi. Duvardan atlayıp en kestirme yoldan gitmek daha mantıklı olur diye düşündü. Çantasındaki boş kâğıt kırışmasın diye önce çantasını salladı yukarıya. Sonra da aşkın gücüyle, (!) ondan beklenmeyecek bir çeviklikte kendini yukarıya çekti. Duvarın üstünde dikilince birden çantasını çamurun içinde gördü. Hemen koştu çamurun içine atladı. Neyse ki sadece dışına ince bir çamur tabakası bulaşmıştı. Otların arasından kurtulup asfalt yola geldiğinde kendi köseleleri de çamur olmuştu. Paçalarındaki otları temizledikten sonra onları da temizlemesi gerekecekti. Saatine baktı. Zaman ilerliyordu. Başka öğrenciler de yavaş yavaş okula girmeye başlamıştı. Okulun önüne giderek nöbetçi öğrenciye demir kapıyı açtırdı. Böylece hem sabah sırasından, kontrolden kaçmış olacaktı hem de yukarıda kızı bekleyecekti. Konuşması üzerine olan çalışmalarını hızlı cümlelerle tekrar ediyordu.  Yoğunlaştırılmış bir kurs gibi kendine örgütledi herşeyi.

O, geliyordu. Tam karşıda usul usul merdivenlerden çıkıyordu. Simsiyah saçlarını yine açmıştı. En sevdiği hali buydu;  dalgalı, ipek gibi salınan saçlarla onu görmekten çok mutlu oluyordu. Saçları açıkken ve kulakları görünüyorken zamanın durmasını gerçekten çok istemişti çocuk. Kız ona doğru yaklaştıkça alt dudağındaki çatlağı gördü. Daha önce bu kadar dikkatlice incelememişti onu. Zaten iri olan dudakları o doğal çizik ile birlikte, üzerinde parmakların gezdirilmesi ve öperek kapatılması gereken bir objeye dönüşmüştü.  Kız sivilcelerini hiç sevmezdi.  Ama çocuk onun sivilcelerini de seviyordu. Çünkü biliyordu ki o daha bir çocuktu. Olması gereken şeydi bu ve onu öyle kabul edip öyle sevmişti. Bir kaç kere ona çok yakıştığını bile söylemişti.  Büyüdükçe kız, nasıl olsa bu durumdan kurtulabilecekti. Bir de burnunu hiç sevmezdi.  Sürekli çok büyük olduğundan şikâyet edip dururdu. Evet, büyüktü de gerçekten. Ah ama onun suratına nasıl yakıştığını bir anlatabilse, ama bu sırada ellerini de tutsa,  belki de sözcükleriyle yeniden bir rodos heykeli yapardı kızın suratında. Herşeyin ötesindeki bir gerçek ise gülüşüydü. Çocuk, okulun penceresinin önündeki kalorifere ne zaman otursa sıcaktan patlar gibi olurdu, yanardı. İşte kız, bembeyaz dişlerinin arasından gülücük gönderdiği zaman da öyle oluyordu. Sıcak basıyordu çocuğa. Yine de her gülüşünde onu dikkatlice izlerdi. Önce dudakları gerginleşir ve aralarında küçük bir boşluk kalırdı. Boşluktan görünen parlaklık da gözünü kamaştırırdı. Çenesi yuvarlaklaşır ve elmacık kemikleri kızarma derecesine kadar tombullaşarak kubbemsi bir şekil alırdı. İki yanağındaki iki kubbenin alt kısmında oluşan oyuklar, dudaklarının kenarına kadar inerdi. Çocuk bunu her defasında farkederdi ve o oyuklarda ölmek isterdi.

Kız merdivenlerden çıkarken yavaşlayan zaman, o ilerledikçe sanki daha hızlı akmaya başlamıştı. Bacaklarındaki titremeyi engellemek için ona bakmamaya, farklı birşeylerle ilgilenmeye çalışıyormuş gibi durmaya çalışıyordu. Ayaklarının dibinde duran çantasından birşeyler karıştırır gibi yapıp artık ilk temasın yapılacağı anın gelmesini bekliyordu. Kız usul usul yanına kadar geldi.  Kahretsin! Yine o gülüşü attı işte. Saniyeler içinde çocuk gülüşün bütün evreleri yine analiz etti. O sıcaklık biraz rahatlamasına neden oldu. ‘ Merhaba’ dedi kıza.  Kız da ona aynı şekilde karşılık verdi. Yalnız kızın ses tonunda bir farklılık vardı. Aslında yoktu ama çocuk bunu hissederdi. Her kıvrımını bildiği suratındaki en ufak değişiklikler bile anında koskocaman gözükürdü çocuğun dikkatli gözlerine. Önemsememeye çalıştı. Elini çantasına atıp bütün bir gece kafasında yaptığı konuşmayı yapmaya hazırlanırken, kız birden ‘dinle beni’ dedi. Çocuk bu emir kipiyle yıkıldı. Elleri uzandığı çantanın içinde donmuştu. Dinle demişti kız. Şimdi kulakları ile gözlerini iyi çalıştırmalıydı. Çünkü sözcüklerle zayıflayan bir bünyesi vardı. Kızın devam eden ilk hecesinde konuşmanın gidişatı belli olmuştu.  İkinci bir emir kipiyle çocuğun buza dönen vücudu bu sefer parçalanmıştı. ‘Bak’ demişti kız. Evet, bakıyordu çocuk ama çok boş bakıyordu artık. İçindekini tarif et deseniz tarif edemezdi. Çocuk yapması gereken konuşmayı yapamadan gafil avlanmıştı. Artık ağzını bile açamıyordu.  Anlaşılan o ki, kız da bir konuşma hazırlamıştı. Durmaya da hiç niyeti yoktu. Kararlılık zırhıyla kaplanmış pürüzsüz teninden ateşler çıkıyordu. Çocuğun içini ısıtan tek şey o an oydu. Çok güçlüydü kız, çok. Dün gece hakkında ufak bir nutuk çekti. Çocuğun böyle şeyler düşünmemesi gerektiğini anlattı. Onların her zaman çok yakın iki dost olduklarından bahsetti. Başkası olsa birdaha yüzüne bile bakmayacağını ama çocuğa ne kadar değer verdiğini söyledi. Bütün o konuşmalarını da dün gece ki sarhoşluğundan kaynaklı olarak yanlış anlaşıldığına bağladı.  Bunlar karşısında çocuk hiçbirşey diyemezdi. Diyemedi de. Kızın gözlerinin önünden kayarak gittiğini, bir de saçlarının havada uçuştuğunu seyredebildi sadece. Bir de geriye cennetin kokusu kalmıştı. İçinden ‘muhtemelen böyle kokuyordur.’ diye geçirdi. Kıza hiçbir şekilde kızgın değildi. Olamazdı da çünkü kendi kafasında yaşattığı sevgi zaten elde etmek üzerine kurulu değildi. O sadece seviyordu. Karşılıksız seviyordu. Varlığını, nefes almasını, gülmesini, orda durmasını, konuşmasını, herşeyini seviyordu.  Sevme görevini yerine getirdiği sürece ve kendisine inandığı sürece birgün herşeyin düzeleceği umudunu hep taşıyacaktı.

O gün aynı zamanda hayalkırıklığını öğrendi genç. Daha önce yaşamadığı bu duygu ile karşılaşmak onu hiç mutlu etmedi. Ama bunu da nihayetinde öğrenmeliydi.  Sevmedi, ısınamadı ona birtürlü. Kabul etmedi onu. Direndi. Bağırdı. Ve sonunda gardını indirdi. Boynu bükük bir şekilde ayrıldı hayalkırıklığının yanından. Kendine geldiğinde ise evindeydi. Dün gece yaptığı konuşmanın tam orta yerindeydi. Silüet şeklinde kendini görüyordu. Telefonla konuşan, o sırıtan suratlı ergen yüzüne baktı. Sinirlendi ona ve eliyle silüeti dağıttı. Çantasının yanına gitti. Özenle koymuş olduğu boş kâğıt, günün karmaşası içinde kalbi gibi buruş buruş olmuştu. Montunun cebinden kalem ile silgiyi de çıkarıp yazmaya başladı.

‘Sana boş bir kâğıt, kalem ve silgi getirmiştim. Kâğıt ömür demekti.  Senden önceki,  bomboş ve lekesiz olan ömrüm. Kalem ile silgi ise benim hayatımı sen yazarsın, sen silersin demekti. Ben hiçim, azametin karşısında acziyetimin bilincindeyim. Sen ne yazarsan güzel sen neyi silersen güzel demekti. Beni istediğin gibi yaşat istediğin gibi öldür…’  Daha fazla yazamadı. O boş kâğıt kıza söyleyecekleri ile karalandı. Herşeyden öte, o gün, çocuk öğrenmenin ilk adımını atmıştı…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

 

Previous:

Hinduizm, Yemek Ve Hindistan

Next:

Sevgilim Gece

You may also like

Post a new comment