Çocuklarda Fotosentez

10 Aralık of 2010 by

Ablam, ben ve kardeşim ilköğretim yıllarımızda, akşam ders sonrası sıkıldığımız ve ‘Ne yapsak?’ diye düşündüğümüz zamanlarda bir oyun oynardık. Benim kuşağımdan birçok kişi iyi bilir bu oyunu: ‘İsim – Şehir Oyunu’

Hepimiz önümüze birer defter alıp, yatay çevirir, sayfayı altı sütuna ayırır ve her sütunu isimlendirirdik: İsim, şehir, hayvan, bitki, eşya, artist. En sona da dar bir ‘not’ sütunu eklerdik. Şöyle bizi zorlayacak cinsten bir harf seçerdik önce. Mesela; J, Z, O, Ş gibi. Kâğıtlarımıza yazdığımızı birbirimize göstermeden, seçtiğimiz harfle başlayan isim, şehir, hayvan vs adlarını bulmaya çalışırdık. En hızlı bitiren ‘İlk ben bitirdim’ diye havasını atardı. İçimizden biri hepsini tamamlayamazsa; ona bitirmesi için süre tanırdık. Süre dolduğunda hepimiz kâğıtlarımıza yazdıklarımızı birbirimize okur, bulduklarımız için ‘1’ puan, bulamadıklarımız için ‘0’ puan değer biçer, toplamı not sütununa yazardık. Oyunda puan kazanmak kadar, ilginç ve farklı isimler bulmak önemliydi bizim için. Yaşıtlarımızın pek duymadığı ya da hiç bilmediği isimleri bulup, yazmak hoşumuza gidiyordu. Ben bu konuda onlardan biraz daha şanslıydım. Tam bir kitap kurduydum. Kitapları öyle çok severdim ki her sene sınıf kolları seçilirken, okul kütüphanesi için ‘kitaplık kolu’ muhakkak ben olurdum. Kütüphaneye ya da kırtasiyeye girdiğimde kitapların kokusu mest ederdi beni. Annem bir gün işten eve kocaman bir kutuyla gelmişti. İş çıkışında bir seyyar satıcıdan ansiklopedi seti almış. Çok sevinmiştim. Annemin jestinden sonra her fırsatta, çok güzel ağaçların bulunduğu, yemyeşil bir alana bakan balkonumuza çıkıp, ciltleri önüme yığmaya başladım. Sanki hepsini bir hamlede okuyup bitirecekmiş gibi… En çok ilgimi çeken bölümler bitkiler, hayvanlar ve tarihle ilgili olanlardı. Beni bu oyunda bir adım öne çıkaran şeylerdi bunlar. ‘Z’de zebra ve zürafa, ‘R’de ren geyiğinden başka hayvan ismi bulamazdık; ben zargana ve rakunu yeni keşfetmiştim. ‘O’da her defasında bitki ismi bulmakta zorlanır, hep ‘osuruk çiçeği’ yazar ve gülmekten kırılırdık; ben okaliptüsü öğrenmiştim. ‘İ’de de iguanayı ve bunun gibi birçok şeyi…

Benim çocukluğumda bilgiye ulaşmak için önümüzdeki ilk kaynaklar ya kütüphaneler ya da evimizdeki kitaplardı. Arayarak, biraz zahmetli ulaşırdık bilgiye. Zamanımızda ise bilgiye ulaşmak o kadar kolay ki… Bu oyun günümüz çocuklarından birçoğuna ‘Aman ne salak oyun bu yaa!’ dedirtir. Çünkü sular seller gibi bilirler hepsini, kolay gelir. Zamanımızın çocukları için ‘Şimdiki çocuklar çok şanslı’ deriz ya hep. Bilgiye ulaşma kolaylığı açısından gerçekten çok çok şanslılar; ellerinin altında internet var. Eğlence ve oyuncak alternatifleri çok fazla. Çeşit çeşit kanalların olduğu bir televizyon dünyası var. Peki başka? Özellikle internet ve televizyonda çocuk psikolojisini ve kültürünü bozan olumsuz bilgi yığını… İşte bu açıdan şanslı olduklarını söylemek zor.

Cem Yılmaz, stand-uplarından birinde çocukları ‘bir yaşa kadar sadece fotosentez yapan canlılar’ olarak tanımlamıştı. Eski zamanların televizyon kültüründe bir çocuk programını beni epey güldüren bir şekilde canlandırmıştı. Ekranda ruhsuz bir anlatımla mukavvadan ev yapan program sunucusu bir hanım ve onu izleyen bir çocuk var: ‘Mukavvamızı çiziyoruz; gerçi burada çizilmişi var; sonra kesiyoruz; gerçi burada kesilmişi var.’ Böyle bir anlatım çocuğa ne katar ki? Tıpkı bir ‘ot’ gibi fotosentez yapan çocuk betimlemesi… Bu masum bir örnek bence. Tek kanallı televizyon çağının acemiliğine veririz gider. Günümüz ise bilgi çağı. Yüzlerce kanal var. Çok güzel örneklerin olması gerekirken, daha beter ve tehlikeli örnekler görüyoruz. Bir yakınım, kızının izlediği günümüz çocuk dizilerinden etkilenerek, tek başına odasında uykuya dalamadığını söylemişti. Çocuk, salonda birileri varken, ya yemek masasının altında ya da koltuğun tepesinde uykuya dalabiliyormuş. Cadılı, prensesli, büyülü, sihirli, ne komik, ne akıllıca, ne sempatik, ne de duygusal olan karakterlerin olduğu, saçma sapan bu dizileri gözünü ayırmadan izliyormuş. Hayali bir dünya ile gerçek dünya arasındaki farkı idrak edemeyen bir çocuk… En kötü örnek bu olsa gerek. Biraz geçmişe gidersek çocuklara ot gibi fotosentez yaptıran Teletabi ve Pokemon’ları da hatırlarız.

Benim çocukluğumdan hatırladığım en sinir bozucu şeyler atari salonları ve el atarileriydi. Sinirden saç baş yolduran, tırnakları kemirten, hırslandıran atari çılgınlığı… Günümüzde de play station var. Sadece çocukları değil, ergin insanları da hipnotize olmuş balıklara çeviriyor. Bunu zararsız görenlere hemen bir örnek vereyim. Başkasından duyduğum gerçek bir örnek: Evli, genç bir bayan; kocasının her akşam işten gelip, yemek yedikten sonra, play station’ın başına geçip, saatlerce oynamasından ve kendisine ilgi göstermemesinden bunalıma girmiş. Çok iyi giden evlilikleri bir elektronik yığınının evlerine girmesiyle berbat bir hale gelmiş. Çünkü kocasında başarma hırsını feci derecede kamçılamış bu oyun. Ergin bir insanda böyle bir etki oluşuyorsa, çocuklara zararını siz düşünün. Ot gibi fotosentez yapmaya bir örnek daha…

Bu kadar kötü örneğin arasında hiç mi iyi örnekler yok? Hem de çok güzel örnekler var; ama kendi çocukluğumdan… Mesela; İsviçre Alpleri’nde, ak sakallı ve ak saçlı dedesiyle birlikte bir dağ evinde yaşayan, evlerinin yanındaki çeşmenin arkasında bulunan yaşlı çam ağaçları ile dertleşen, keçi çobanlığı yapan arkadaşıyla mis gibi çiçeklerin olduğu dağlarda sevinç ve coşkuyla koşuşturan, minik bir keçi yavrusu ve kocaman bir köpekle arkadaşlık etmekten büyük keyif alan, keçi sütünden yapılmış peynir ve bir somun köy ekmeğiyle dünyanın en büyük mutluluğunu yaşayan, meraklı, elma yanaklı, şirin ve iyi kalpli bir köylü kızının, Heidi’nin çizgi filmi… Ailesiyle beraber İsveç’te bir çiftlikte yaşayan, yiyip – içmek ve hayvanlara eziyet etmekten başka hiçbir şey yapmayan haylaz çocuk Nils’in; bir cin tarafından cüceye çevrilmesini, eziyet ettiği hayvanlar karşısında güçsüz duruma düştüğünden şirin hamster arkadaşıyla beraber, zeki kaz arkadaşının üstüne binip kaçmalarını ve tekrar büyümenin bir yolunu bulmaya çalışacağı yolculukta yeni arkadaşlarının güvenini kazanmasını, iyiliğin, dostluğun güzelliğini keşfetmesini anlatan Nils ve Uçan Kaz çizgi filmi… Güzel bir ormanın gizli bir köşesinde, mantar evlerden oluşan bir köyde, büyük bir uyum içinde yaşayan minik mavi insanların maceralarını anlatan Şirinler… Daha bir sürü güzel örnek…

Tüm bu çizgi filmlerin sahip olduğu ortak özellikler var: Çocuklara muhteşem betimlemelerle doğayı sevdirmek; tüm canlıları sevmeye, merhamet etmeye ve saygı göstermeye teşvik etmek; insanlar, hayvanlar, bitkiler hakkında bilgilendirmek; sosyal iletişimlerini geliştirmek. Yani; çocuklara ‘ot’ gibi değil; gelişip serpildiğinde çiçekler açacak, meyveler verecek ve oksijen üretecek küçük bir ‘fidan’ gibi fotosentez yaptırmak… ‘Zekâ’sını geliştirmek; ama en çok da ‘duygusal zekâ’sını geliştirmek…

IQ’yu yani ‘zekâ katsayısı’nı hemen herkes bilir. Ama EQ yani ‘duygusal zekâ’ çok daha az bilinen bir kavram. Ben ‘duygusal zekâ’ diye bir kavramın varlığını lise yıllarımda öğrendim. Üniversite sınavlarına hazırlık için gittiğim dershanede zekâsına hayran olduğum bir Matematik öğretmeni vardı. Küçüklüğümden beri hiç sevemediğim ve hiç geliştiremediğim bir konu Matematik; bu konuda doğuştan zeki olmadığım açık. Öğrenim hayatım boyunca, Fizik ve Matematik haricindeki tüm derslerim başarılı olduğu için, hep bunlardan da geçirirlerdi beni. Dershanedeki öğretmenim, konusuna o kadar hâkimdi ki çok pratik bilgilerle zor olan bir konuyu rahatça anlamamızı sağlardı. Ancak giyimime, saçıma, makyajıma özen gösterdiğim için, ‘zıpır’ biri olmadığım halde, bana çok önem vermediğini belli eden bir yaklaşımı vardı. Sanki süsten püsten başka bir şeyi düşünmeyen, sorumsuz bir insanmışım gibi… Kendisi tesettürlü, güzel konuşan, tatlı dilli, sevimli bir bayandı. -Burada kişilerin görselliğini anlatmamın nedeninin yanlış anlaşılmasını istemem. Aksine inanılmaz şekilciliğe karşı biriyimdir. Konunun özüyle ilgili olduğu için belirtmek durumundayım.- Öğretmen, Matematik’te çok başarılı, kendisi gibi tesettürlü bir öğrenci vardı ki ona inanılmaz ilgi gösterir, bir soru sorduğunda canıyla kanıyla anlatırdı. Ben sorduğumda ise sanki ‘Anlamaz bu salak’ dercesine bir yaklaşım gösterirdi. Nezaketinden ödün vermezdi; ancak ben ilgisinin daha az oluşundan anlardım. Toplum olarak şekilci önyargılarımızdan kurtulamıyoruz. Matematiği canavar gibi bilen bir öğrenciye bu kadar dil dökmek yerine, bilmeyen bir öğrenciye kendisini geliştirmesi için çaba harcamak daha doğru değil midir? En azından eşit davranmak… Neyin doğru olduğu açık. Bir gün ders bitimine az bir süre kala bir soru sordu. Bu soruyu bir arkadaşı kendisine sormuş, 3-5 dakika gibi bir süre vermiş, kendisi işin içinden çıkamamış, cevabını öğrenince bilemediği için çok üzülmüş, bize de uygulamak istemiş. Amerika’da bulunan büyük bir şirket, önemli bir pozisyon için, bir hayli kalabalık olan mülakatta sormuş bu soruyu. O kadar insanın arasından tek bir kişi bilmiş ve işi kapmış. Ne kadar doğru bilemem tabi; tipik Amerikan abartısı bir şey de olabilir. Soru şöyle: ‘Son model arabanızla yolda gidiyorsunuz. Biraz ileride bir otobüs durağı görüyorsunuz. Durakta üç kişi var. Birincisi, acil tıbbi müdahaleye ihtiyacı olan ve hastaneye yetiştirilmezse kesinlikle ölecek bir hasta. İkincisi, sizin bu yerlere gelmenize çok yardımcı olmuş, uzun süredir göremediğiniz için minnetinizi gösteremediğiniz tek dostunuz. Üçüncüsü, çılgınlar gibi sevdiğiniz, yıllardır göremediğiniz için beraber olamadığınız ve bir daha onun gibi başkasını sevemeyeceğinizi bildiğiniz kişi, hayatınızın aşkı… Şimdi; arabanıza bu kişilerden birini almanız gerekli; ama sadece bir kişilik yeriniz var; o bir kişilik yere kimi alırsınız? O kişiyi aldığınızda diğerlerini sonsuza kadar unutun.’

Bu soruyu okuyan herkesin şu andan itibaren 3 dakikası var. Hadi bir de ben 2 dakika ekliyorum üstüne. Toplam 5 dakika süre tutun ve kendi cevabınızı bulun…

Öğretmen soruyu bitirir bitirmez herkes düşünmeye başladı. Çoğunluk da sesli düşündü elbette; kimi zaman ciddi, kimi zaman esprili. Bende ses yok; hala düşünüyorum. Kimi hasta diyor, kimi sevgili diyor, kimi dost diyor… Öğretmende hiç hareket yok; ‘İyi düşünün’ diyor. Ve ben; az bir süre kala bir soru soruyorum: ‘Hocam, ben arabanın içinde illa olmak zorunda mıyım?’ Şaşırıyor. ‘Nasıl yani’ diyor. ‘Hocam; ben arabadan insem, dostumu sürücü koltuğuna geçirip, yanına hastayı koyup, hastaneye göndersem -dostuma arabayı verdiğim için tekrar görüşmek zorunda kalacağım zaten-, ben de hayatımın aşkıyla beraber durakta kalsam oluyor mu?’ İnanılmaz şaşkın bir ifadeyle: ‘Macide, doğru’ diyor. Sonra bir tebessümle: ‘Sen bunu bir gazeteden filan okudun mu? Okuduysan söyle lütfen, çünkü çok rahat cevap verdin’ diyor. Ben kalakalıyorum. Soruyu bildiğim için sevinsem mi, yoksa hem salak hem de yalancı yerine koyulduğum için üzülsem mi? Buyur, hangisinden yakarsan yak. Gayet emin bir şekilde: ‘Hayır hocam, okumadım hiçbir yerde. Okusaydım baştan söylerdim’ diyorum. Sadece ‘Peki’ diyor ve şirketin bu soruyu sormasının nedenini açıklamaya başlıyor. ‘Arkadaşlar, şirket bu soruyu kişilerin duygusal zekâsını ölçmek için sormuş’ diyor; duygusal zekâyı açıklıyor. Kişinin zeki olmasının duygusal zekâsının da yüksek olduğu anlamına gelmediğini söylüyor. Ben de onun bu soruyu bilememesinin nedenini bana gösterdiği incitici davranıştan anlıyorum. Çünkü kendisi zeki; ama duygusal zeki değil…

Doğayı, insanlığı, dünyayı; kötülükten iyiliğe, çirkinlikten güzelliğe yönlendirebilecek tek şey insanoğlunun ‘duygusal zekâ’sının gelişmesiyle mümkündür. Pek çok insan ‘IQ/zekâ katsayısı’ yüksek beyinlerin dünya için yararlı olduğunu düşünür. Doğrudur; ancak sadece iyilik için kullanıldığında… Zekâ katsayısı çok yüksek bir kişinin; bunu iyilik için mi, kötülük için mi kullanacağını ‘EQ/duygusal zekâ’sının seviyesi belirler. Zekâ doğuştan sahip olunan bir yetenektir; duygusal zekâ ise çocuklukta kazanılır. IQ yüksekse, daha da geliştirmekten ziyade hangi alanda, ne gibi yararlar için kullanılması gerektiği düşünülür. IQ normal ya da az seviyedeyse kişiye göre geliştirilmesi mümkün olmayabileceği gibi, olsa da çok çok ileri seviyelerde geliştirilemez. EQ, insanda küçük bir kalıtsallık payıyla mevcut olabilir; çocukluk deneyimleriyle gelişir, büyür, büyür… Ya da gelişmez…

Zamane çocuklarının teknolojiye olan eğilimleri çok fazla. Bu gayet normal; çünkü teknoloji her geçen gün ilerliyor. Onlar da bulundukları çağa göre şekilleniyorlar doğal olarak. Çevremde bazı anne-babalardan şöyle söylemler duyuyorum: ‘Ablası, bizim oğlan şu minicik boyuyla nasıl cep telefonu kullanıyor bir görsen. Daha konuşmayı sökemedi, bak şimdiden neler neler biliyor.’ Bu cep telefonu örneği, laptop, ipad, iphone gibi birçok teknolojik araçla çoğaltılabilir. Bu tarz söylemlerle anne-babalar çocuklarının zekâsıyla övünürler. Bu, günümüz teknolojisiyle büyüyen onlarca çocuk için normal değil midir? Gerçekten olağanüstü zeki çocuklar zaten anlaşılır ki onların IQ seviyesini kesinlikle bilmek ve bilinçli olarak yetiştirmek gerekir. Bunlar ayrıca tartışılması gereken konular. Acaba aynı çocuğun eline minik bir kedi-köpek yavrusu versek onu nasıl kullanır? Yani onu kullanılacak bir araç gibi mi görür; yoksa etten – kemikten olduğunu, sevinme – üzülme gibi duygulara sahip olduğunu bilip, ihtimam mı gösterir? Bir kuşa, bir balığa, bir ağaca, bir çiçeğe nasıl davranır?

‘Zekâ katsayısı’ yüksek beyinler, atom – hidrojen bombası gibi nükleer silahlar ya da kimyasal silahlar üretebilir; ama bunları ancak ‘duygusal zekâ’sı yüksek liderler kullandırmaz, yok eder, asla üretimine izin vermez. Sadece ‘duygusal zekâ’sı yüksek liderler; milyonlarca yılda oluşan nehirlerin ve dağların üzerine HES’ler kurdurmaz; yüzlerce mükemmel canlının yaşadığı doğa harikası yerlerde siyanürle altın aratmaz ya da çıkarmaya izin vermez; yok olduğunda bir daha asla geri gelmeyecek tarihi zenginliklerin, eserlerin üzerine barajlar kurulmasına ve sular altında kalmalarına izin vermez; IQ’su yüksek beyinleri gerçekten en iyiyi ve yararlı olanları üretmek için bir araya getirir.

Tüm çocukların doğru fotosentez yapması umuduyla…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Yettin Artık Gıda Terörü!

Next:

‘Ah Bir Bahçem Olsa!’ Diyenlere: Hobi Bahçeleri

You may also like

Post a new comment