Colva

11 Eylül of 2011 by

03.09.2011

“Bazı insanlar gamlıdırlar; bu gamın nereden geldiğini dahi bilmezler. Bazı insanlarda neşelidir, onlarda neden neşeli oldukları bilmezler. Ne kadar solda, sağda bulunanlar, eğri, doğru yolda yürüyenler vardır ki, soldan, sağdan, eğriden, doğrudan haberleri yoktur. Ne kadar ‘ben ve biz’ diyenler vardır ki onlarında ‘ben’ ve ‘biz’den haberi yoktur.”

Yolcu treni ile ekspres treni arasındaki farkı tekrardan tecrübe etmek günümüzün planladığımızın ötesinde gitmesine neden oldu. Öğlen 3’te inmemiz gerekirken – dediğim gibi asla biletinizde yazan saate güvenmemelisiniz – gece yarısı 1’e doğru ancak Madgaon’a gelebildik. Tren istasyonun içinde öyle kalakalarak ne yapacağımız konusunda bir fikrimiz olmadan bir süre konuştuk. En yakın yer Colva’ya doğru gitmekten başka bir şansımız şu saatte pek yok ve karanlıktan gözümüzün önünü bile göremediğimiz için nerede olduğumuz konusunda da bir fikrimiz yok. Tuttuğumuz taksicinin yardımıyla bulduğumuz kalacak yerin bile neresi ya da nasıl bir yer olduğunu dahi zar zor seçebiliyoruz. Tesadüfen Hintlilerin ufak bir bayramına denk geldiğimiz için her yerde patlayan, bizim çocukken kullandığımız, çatapatlar, torpiller, kız kaçıranlar bu durumu bilmediğimiz için küçük çaplı bir ‘ne oluyor yahu’ şaşkınlığı yaşamamıza neden oldu. Karanlığın içinde hiç bir şey göremiyoruz ama köşe başlarında insan kalabalığının olduğu belli. Yerleştikten sonra birazcık karanlığın içinde dolaşıp, gelirken gördüğüm, yakında olduğunu düşündüğüm bir markete kadar gidip gelmek istiyorum. Colva’nın güzel bir plajı olduğunu duymuştum. Yan taraftan gelen gürültülü su sesi öyle güçlü ki denizden böyle bir ses gelemez. Olsa olsa denize dökülen bir nehrin aktığını ya da bir şelalenin olduğunu düşünüyorum. Açıkçası cesaret edip o karanlığa girip de, orada ne olduğunu çokta merak etmeme rağmen bakamadım. En iyisi bugünü böylece bitirip sabah erkenden uyanıp her şeyi yerli yerinde görmek.

Güne çılgınlar gibi bağrışan insan gürültüsü ile gözlerimi açtım. Kendimi odadan dışarı attığımda kaldığımız otelin hınca hınç dolu olduğunu görüyorum ama bunlar yerli turistler. Bazıları kahvaltı yapıyor, bazıları etrafta dolanıyor. Büyük bir çoğunluk – erkekler – ise havuzda. Bombalama stilinde atlayarak etrafa su sıçratıp eğleniyorlar. Donunu giyen gelmiş gibi bir durum oluşmuş. Bayramdan dolayı 2 – 3 günlüğüne gelen yerliler bunlar. Kafamı sol tarafa çevirdiğimde ise dün geceki gürültünün kaynağını hayranlıkla görüyorum. Meğerse biz zaten kumsalın direk dibindeymişiz. Altın renkli bir kumsalın bitiminde, uzaklardan döküle döküle gelen bembeyaz köpüklü dalgalar aralıksız bir melodi ile üzerime gelirken her şeyi açıklıkla seçip, aydınlanıyorum. Gece gelen seslerde köpüklü dalgalarmış. Artık beni burada kimse tutamaz. Kapıyı çekip kendimi hemen kumların üzerine attım. Deniz özlemimi gidermek için gümüşi renkli denize koştum. Manzara kartpostallık. Hiç yabancı yok herkes yerli. Kimisi dev dalgalı denize girmeye çalışıyor – bana göre girilecek durumdan oldukça uzak – kimisi çocuğunu yanına almış sabah yürüyüşü yapıyor. Ayaklarıma suyun değişinin keyfini çıkartarak sahil boyunca ilerliyorum. Bu öyle iyi geliyor ki bana. Birkaç gündür aklımda olan problemleri dahi unutuveriyorum. İlerdeki balıkçıların ağlarını hazırlayışlarını da izleyip, yürüyüşü kısa tutmam gerekiyor. Birincisi yapmamız gereken işler var. İkincisi de oldukça açım. Arkadaşlarımı uyandırıp, onların da manzaranın keyfini çıkarmalarını istiyorum. Aynı zamanda da karnımızı doyurmayı.

Buradaki sorunumuz galiba bahsettiğim, o kuzeyde olmayan musonlar olacak galiba. Söylemişlerdi güney farklı olabilir diye. Hava da öyle bir kasvet var ki, ağır mı ağır. Saatlerdir yağmur hiç durmadı. Birden hızlanıyor, önünüzü bile göremiyorsunuz, duruyor inceleşiyor ama tam anlamıyla hiç bitmiyor. Her yer ufak ufak dere olmuş. Plaj kumlarını yara yara denize dökülüyor. Hatta birkaç saat sonra denizin sularının gözle görülür bir oranda yükseldiğini bile gözlemliyorum. Sabah oturduğum yerler şimdi sular altında. Pushkar’daki saf vejetaryen diyetinden sonra – yumurta dahi yoktu- kendimi hemen bir omletin kollarına atıyorum. Yumurtayı özleyeceğimi düşünmezdim. Akşam saatlerine kadar buralarda oyalanıp, Goa’nın en gözde yerlerinden biri olan Anjuna’ya gitmeyi kararlaştırıyoruz. Sabah kapalı olan dükkânların yarısı hala kapalı ama yavaş yavaş açılanlarda var. Sezondan kaynaklanan bir durum. Bir ay sonra burası olabildiğince insan kalabalığıyla taşacak biliyorum. Fiyatlarda muhtemelen 2 katına çıkar.

Küçücük bir yer. Gez gez hemen bitti. Çabuk tükettiğimiz kasabalardan oldu. Uzun zaman sonra kumsalda zaman geçirmek keyifliydi. Artık bir süre bu böyle olacak çünkü Hindistan’ın güneyi dünyanın en uzun ve en güzel kumsallarına sahip. Dolmuşların Anjuna’ya kadar gittiğini öğreniyoruz. Eşyalarımızı toparlayıp, güzelde bir duş alıp – almaya gerek bile yok yağmur hiddetiyle devam ediyor zaten – yola koyuluyoruz. Önce Margao şehrine gidip sonra da başkente, Paniji’ye, son olarak ta Anjuna’ya gideceğiz. Bunlar şehirler ama aralarındaki mesafeler öyle kısa ki, tüm Goa Eyaleti’ni 2 – 3 günde motorla gezebileceğimizi söylüyorlar. Zaten Anjuna’ya ulaşmakta 1 – 2 saatten fazla sürmezmiş…

Previous:

Mumbai / Goa

Next:

Anjuna

You may also like

Post a new comment