Damascus

24 Şubat of 2011 by

22 Aralık 2008

Palmyra’da son gün sabah bir su sesiyle uyandım. Sanki odanın içinde yağmur yağıyordu. Hemen kalktım; baktım, banyonun üstündeki borulardan su sızıyor, ortalık ıslak; telaşa kapıldım. Borulara çamaşır asmak sanırım iyi bir fikir değildi. Islak çamaşır ağırlaşarak borunun bağlantı noktalarından su sızmasına neden olmuştu. Hemen çamaşırları alıp ortalığı şöyle bir toparladım, aşağıya indim. Muhammed’e durumu anlattım. Çıkıp baktı, önemli bir şey olmadığını, istersem odayı değiştirebileceğimi söyledi.

Olur dedim ama yeni verdiği odada pencere yoktu ve uyuduğum odaya serin ve temiz hava girmediğinde beni bir huzursuzluk aldığından rahat edemeyeceğimi anlamıştım. Zaten aynı akşam Halidler de kalacağım için de otelden ayrılmaya karar verdim. Çantamı sırtlanıp Abid’in dükkânının yolunu tuttum. Çantamı oraya bırakıp kalenin içini görmek üzere tepeye kıvrılan yoldan ağır ağır yürümeye başladım.

Yokuş yukarı tırmanmanın verdiği yorgunlukla kendimi içeriye attım, taş duvarların serinliği karşısında taşın mucizesi bir kere daha ona olan sevgimin büyüklüğünün altını çizmeme neden oldu. Bir bilet aldım, izin isteyerek biraz dinlenmek üzere oracığa çöktüm. Arapça ve Türkçe arasındaki kelime benzerlikleri anlaşmayı daha da kolaylaştırdığından görevlinin istediğim kadar oturabileceğimi söylemesi ve üstüne bir de çay ikram etmesi üzerine onların kullandığı teşekkür kelimesi ile karşılık verdim; ‘şükran…’

Dışarıdaki güneş ve sıcak ile içerisinin serin ve kapalı oluşu arasındaki farkı düşünedurayım, ayaklarım çoktan dar bir yoldan geniş basamaklı taş merdiveni çıkmaya başlamıştı bile. Daracık odalar gördüm. Dışarıdan içeriye bir ışık süzmesinin girebileceği kadar müsaade edilmiş daracık pencereler, devasa büyük ve kalın duvarlar gördüm. Kale; tepede durmaya devam etmekte olan büyük cüssesiyle Palmyra’ya eski zamanlardan sızarak bakmaya devam ediyor gibiydi.

Palmyra’nın bir zamanların İpek Yolu üzerinde olması burasının coğrafi konumunun önemini daha da pekiştiriyor. Daha önce İpek Yolu’nun İran üzerinden devam etmekte olan durağında, Tebriz’de bulunduğum ve İpek Yolu’nun önemini çocukluğumdan bu yana babamdan dinleyerek büyüdüğüm için hissettiğim şey çok anlamlı. Eski zamanlarda, İpek Yolu’ndan kültürün, bilginin, envai çeşit malın, mülkün ve yiyeceğin aynı zamanda da vahşetin, ölümün ve yağmacılarında geçtiği bilinir. İşte tam da bu noktada çöl Bedevileri girer devreye. Ve çölden gelen karanlık, karşısında çöl Bedevilerini bulur ve o zamandan bu zamana onların koruyuculuğu ve kahramanlıkla, övgüyle dolu hikâyeleri efsaneleşerek anlatılır…

Bunları düşüne düşüne dokunduğum taşların bana anlattıklarını hissetmeye çalışadurayım, kalenin yukardan aşağıya bakan duruşu orada biraz daha kalma isteği duymama neden oldu. Çölde boylu boyunca uzanan mezarlar sanki gözlerime bir tarafta yaşam diğer tarafta ölümün varlığını anlatıyordu…

Akşama Halidlere gidecek olmanın heyecanı ile kaleden ayrılıp Hazım’ın yanına doğru yürümeye başladım. Hazım hazırlanmış beni bekliyordu. Abid’e uğrayıp çantamı aldım ve lokantaya geçtik birlikte. Önceden sipariş ettiğimiz Bedevilerin meşhur yemeği maslaf (üstü fıstıklı tavuklu pilav) henüz hazır değil. Oturduk beklemeye başladık. Adamlar çanta, hazır yemek, Hazım derken benim bir çadıra doğru gitmekte olduğumu anlayıp beni soru yağmuruna tuttular. Bir şey söylemedim. Ama Hazım ben içerde beklerken dışarıda birine anlatmış. Benim çadırda kalmak istediğimi de söylemiş. Hazım’ın o geceki boşboğazlığı nedeniyle devreye polis girdi. Gitmemem konusunda uyarıldım. Tek başıma güvenli olmayacağını öne sürdüler. Güldüm geçtim ama çok da öfkelenmiş bir durumdayım.

Yemeği aldım, Hazım’ı orda bırakıp çantayı da yüklenip otele dönüyormuş gibi yaparak çöle girdim. Antik şehrin içinden çadıra doğru gitmekteyim. Hava iyice kararmış durumda. Çadır oralarda bir yerde biliyorum ama bir türlü bulamıyorum. Aradım, taradım, çadırı o gece bulamadım. Yorgun, öfkeli ve aç bir vaziyette otele geri döndüm. Söz veripte gidememiş ve üstelikte haber bile verememiş olmanın üzüntüsü ile o geceyi nasıl geçirdiğimi bilmiyorum, sabah erkenden kalkıp gün ışığı ile çadırı buldum. Nejud’a sarıldım, özür diledim, konuştuklarımdan beni anlamıyordu biliyordum ama anladığını da hissediyordum. Halid yoktu. Söz verdiğim yemeği ve çocuklar için aldığım birkaç şeyi verip oradan ayrıldım.

Otelden hesabı kesip Abid’e uğradım. Hazım geldi. Özür diledi, ‘önemli değil’ dedim. ‘Bazen fazla konuşmanın iyi bir şey olmadığını’ da ekledim. Aynı gün Palmyra’dan Damascus’a gitmekte olan bir otobüsün camından son bir kez daha baktım antik şehrin güzelliğine, içimde yine bir parça hüzünle birlikte…

Previous:

Arap Çayı

Next:

Şam-ı Şerif

You may also like

Post a new comment