Delhi

05 Eylül of 2011 by

28.08.2011

“Bu gece, dosta kavuştuğum için mutluyum. Bu gece, ayrılık kaygısından kurtulduk. Dostla kucaklaştık, sarmaş dolaş olduk. Bu uğurlu, mesut günlerde kendime diyorum ki; keşke sabahın anahtarı kaybolsa da o kapı açılmasa ne olur?”

Arkadaşlarımızı yolcu ettikten sonra bugün ilk günümüz. Bu durum biraz garip oldu. Uzun bir süre kendi aramızda kalabalığa ve gürültüye alışmışken şimdi her şey daha durgun ve daha sakin. Sabaha sessizlik hâkim. Artık yola, güneye 3 kişi devam edeceğiz. Aynı zamanda bu daha fazla yükümüz olacağı anlamına da geliyor. Nasıl geçeceğini zaman geçince göreceğiz elbette.

15 km uzaklıktaki Lotus Tapınağı’na gitmeye karar veriyoruz. Akşamki trene kadar zaman geçirmek zorundayız. Bir kaç kere fotoğrafına rastlamıştım ve enteresan bulmuştum orasını. Hazır da böyle boş bir zamanımız varken bunu gözlerimle görmeyi isterim tabi ki. Delhi metrosunu kullanmayı tercih ediyoruz. Bana kalsa yürünür aslında ama…  Aşağıya indiğimizde ilk gözüme çarpan, çarpmamasına da imkan yok zaten – her zaman mı var yoksa bugüne özgümü bilemiyorum – askerler tarafından korunan bir metro. Kumdan siperlerin arkasındaki askerler beni çok şaşırtıyor. X- ray cihazından geçip üstümüzü arıyorlar. Sadece bize değil herkese yapılan bana göre olağanüstü sıkı bir uygulama. Açıklaması da pet şişelerin, sigara kutularının hatta fotoğraf makinelerinin bile bomba olabileceği şüphesi. Sorun şu ki 16 milyonluk bir metrepolde böyle bir bekletme yaşatınca, ucu bucağı olmayan kuyrukları beklemek zorunda kalıyorsunuz. Bunun çözümü başka mı olmalı ya da arama noktaları mı sıklaştırılmalı bilmiyorum ama tek bir nokta kesinlikle burayı kaldırmıyor. Metro öyle büyük ki 6 – 7 platformdan oluşuyor ve tüm şehri dolaşıyor. Kaybolmamak, burada metroda yitip gitmemek için çok çabalıyoruz. Bilgi alıp gideceğiniz istasyonun adını söylemeden bilet bile alamıyorsunuz. İstasyon adına, mesafeye göre ücretlendirme yapan otomatik bir jetonları var. Metro vagonlarında ise en arka vagon özel olarak kadınlar için ayrılmış. Kadınlar ve erkekler ayrı biniyorlar. Bizde bunu bilmediğimiz için, en boş olan, yani kadınlar için ayrılan vagona biniyoruz. Her yer kadın. Bu işin içinde bir tuhaflık var ama ne. Genç bir kız gelip, kibarca bu vagonu terk etmemiz gerektiğini vurguluyor. Saygı duyup usul usul ilerliyoruz, daha göze batmayan bir yere geçiyoruz. Yavaş yavaş metronun soğuk klimasını hissetmeye başlıyorum. Aslında düşününce böyle kalabalık bir metro için gerçekten başarılı bir soğutma sistemi. Utanmasam üşümeye başlayacağım. ‘Beni burada bırakın, ben burada yaşarım’ diyorum. Gerçekten sıcaktan nefret ediyorum. Adeta boğuluyorum. Hindistan’daki sıcaktan ve yüksek nemden çıldırmak üzereyim. Muhtemelen erimek kaçınılmaz benim için. Az kaldı okyanusa ulaşmaya…

Bahaî Tapınağı, bilinen adıyla Lotus Tapınağı bugüne kadar gördüğüm en ilginç modern yapılardan biri. 10 – 15 yıllık bir geçmişi varmış. Taze tapınak. Tapınağa ulaşmak için girdiğimiz park bir anda ormana çıkıyor.  Yaklaşmaya çalışırken, uzaklaşmaya başlıyoruz. Dönmek yerine inat edip nasılsa bir yerden çıkar mantığıyla bir saat kadar ormanın içinde cebelleşip duruyoruz. Sonunda medeniyet yolunda tapınağı tekrar vizyonumuza alıp susuz kalmış ve sefil bir halde tapınağın gölgeli kollarına kendimizi atıyoruz. Gerçekten içeride bizi ne beklediğini çok merek ediyorum. Nepal’de ve Hindistan’da o kadar çok tapınak gördüm ki modern bir tapınakta acaba ne vardır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tapınakta çalışan gönüllü gençler küçük bir brifing veriyor girmeden önce. Özellikle sessiz olunması vurgulanıyor. İçeri girmek istiyorum çünkü aklımda içerisinin serin olabileceği gerçeği var. Kütüphane sessizliğinden bile daha sessiz. Çıplak ayaklardan yürüme sesleri bile duyulmuyor. Üniversite anfisi gibi ama mermerden dizilmiş sıralar ve karşıda muhtemelen kalabalığa seslenen rahibin durduğu kürsü, mistik bir hava, sessizlik… Kendi çapımda meditasyon yapmaya çalışıyorum. Gözlerimi kapatıp dinlemek istiyorum sadece. Bir anda arkadaşımın “hadi gidelim” sesiyle irkiliyorum. Uyumuşum. Gerçekten nasıl oldu anlamadım ama yarım saate yakın uyumuşum. Tapınak muhtemelen bana istediğim huzuru verdi. Yemyeşil bahçelerden geçip, güzel bahçıvanlık tekniğiyle budanmış ağaçların seyriyle buraya veda ediyoruz.

Trene gitmeden önce yolumuzun üzerindeki Hindistan Kapısı adı verilen yere gitmek istiyoruz. Aramızda burası hakkında espriler olmuştu. “Bu kapıdan geçmeden Hindistan’a gelmiş sayılmıyormuş kimse” diye. Gidince anladık ki burası gerçekten dev bir kapı ama kapıdan da öte bir şehitlik. Savaşlarda ölmüş Hint askerleri adına yapılmış, onları simgelemek içinde ortasına bir ateş yakılmış. Anna yandaşlarının sevgisine boğulmuş durumda. Her yerde yine sloganlar ve bayraklar var. Yorulduk ve kendimizi çimenlerin üzerine attık. Yeni Delhi’ye dönüp taş binaların arasında zaman geçirmektense burada öylece durarak zaman geçirmek fikri hepimize ağır bastı. Dönüş yolunu da yürüyerek yaparak, kendimizi iyice yorup trende bayılmak istedik. Delhi’nin ikinci büyük tren garına ulaşmak için ayrı yerlerde,  tamı tamına üç tane x-rayli aramadan geçiyoruz. Bu, çantalarımızın ağırlığını dikkate alınca çileden çıkartıcı bir durum oluyor. Trene binip terlerimiz kuruyana kadar sohbet ettikten sonra tamda beklediğimiz gibi mışıl mışıl uyuyoruz

Previous:

Delhi

Next:

Pushkar

You may also like

Post a new comment