Delhi

03 Eylül of 2011 by

26.08.2011

“Her gün gönlümde sema var, sevinç var, zevk vardır. O’nun güzelliği bana diyor ki: Burada da durma, bu mana neşesini yeterli bulma, daha ileri gitmeye çalış. Bana ”neden beş parmakla yiyorsun, diyorlar.” “Beş parmağım var, altı parmağım yok da ondan.”

İlk defa tam saatinde varan, kısa bir tren yolculuğunun ardından, bizi mahveden o sıcak hava olmadan, görece serin, hafifte yağmurlu ve bir hava eşliğinde Delhi’nin 2. tren garı Hizamuddi’ne ulaşıyoruz. Artık başkentteyiz. Delhi’de yol planları üzerinde çalışıp kuzeyin ardından kendimize bir güney Hindistan rotası belirleyeceğiz. Üzücü olan ise 3 arkadaşımızın aramızdan ayrılacak olması. O yüzden Delhi bizim açımızdan da stratejik bir konumda.

Şehir merkezine gitmek için bir araç kiralıyoruz. Bu aynı zamanda etrafta ne var ne yok görmek açısından da iyi oluyor.  ‘Medeniyete geldik’ diyor biri. Ankara’nın Bakanlıklar Caddesi’ne benzetiyorum birden. Köylerde, dağlarda, yeşillikler içinde yaptığımız yolculuklardan çok farklı evet. Yüksek binalar, göğü delen gökdelenler, 5 – 6 şeritli geniş yollar, lüks oteller, fast food zincirleri… Burası başka bir Hindistan. Şu gerçek var ki ben başka Hindistan’ı istemiyorum. Ben medeniyeti de istemiyorum. Dağlarda, özgürce, yemyeşil ağaçların arasından akan buz gibi sularda mutluyum ben. Böyle boğuluyorum.

Her yerde Anna Hazerin’in posterleri var. Arabalar onun fotoğraflarıyla süslenmiş. Ellerinde bayraklarla gezen birçok insan gördük. Televizyonda ve gazetede görmüştüm. Birkaç kişi ile de konuşmuştuk onun hakkında. Hindistan’ın yeni Gandhi’si deniyor burada ona. Yolsuzluklarla mücadele için açlık grevine başlamış ve oldukça ses getirmiş. Oldukça fazla destekçisi var. Delhi’de olduğunu biliyordum ama aklımdan çıkmış. Onu görmeyi planlarım dâhiline aldım direk. Halk için, emek için, eşitlik için mücadele eden bir aktivisti görmek, belki daha fazla öğrenebilmek, iletişebilmek bu taş binaların etkilerini bir nebze olsun azaltsa yeter.

Yavaş yavaş şehrin içinden kurtulup, daha varoş bir yere geliyoruz. Aynı İstanbul’un iki yüzü gibi. Her büyük başkentin sanki olması gerektiği gibi. Dünyanın sayılı büyük başkentlerinden olmasına rağmen gözüme çarpan çok daha düzenli olduğu. Şimdi de kalacağımız yere doğru yaptığımız yürüyüş, etraftaki sokak satıcılar, biraz pis dükkânlar, yemekçiler bana Kathmandu sokaklarını anımsattı. İnsan gezip gördükçe, dağarcığını geliştirip, görsel hafızasını büyüttükçe, akıl çağrışım yeteneğini geliştiriyor. Sürekli bir devinim, sürekli bir işleyiş halinde, biraz tanıdık, biraz yabancı oluyorsunuz her yere, her şeye.

Her zamankinden daha pis ama daha pahalı kalıyoruz. Başkent tarifesi olsa gerek. Dönecek olan arkadaşlarımız hediyelik eşya dükkânlarına atıyorlar kendini. Bizde daha önce karşılaşmadığımız sokak kebapçıları ile tanışıyoruz. Aradığımız lezzeti buluyoruz sonunda. Nepal’den sonra tavuk etinden oldukça sıkılmıştık. Burada kırmızı eti bulmak özellikle beni oldukça mutlu ediyor. Üstelik sokakta…

Günü böyle avare avare dolaşıp, insanlarla sohbet ederek geçiriyoruz. Varanasi’den bu yana birçok Müslüman Hintli ile tanıştım. Türkiye’nin Müslüman bir ülke olduğunu genelde hiçbiri bilmiyor. Avrupa’da olduğunu hatta parasının Euro olduğunu zannediyorlar. Genel olarak ta Türkiye için ‘ küçük ülke, güzel ülke’ diyorlar. Hindistan’la karşılaştırınca gerçektende öyle. Hepimizde birçok dövme olduğu içinde bizim Müslüman bir ülkeye ait olduğumuza da inanamıyorlar. İsrailli ya da İspanyol olarak damgalanıyoruz…

Previous:

Agra

Next:

Delhi

You may also like

Post a new comment