Devrimden Sonra

20 Haziran of 2011 by

Seçim hengâmesinin arasında bir film geldi, geçti, kimse duymadı. Bir haftalığına getirilen film, dört günde geri gitmek zorunda kaldı. Duyar duymaz, arkadaşımla birlikte izlemeye koştuk, salonda yalnızca biz vardık. Bu denli önemli bir filmin iki izleyicisinin olması, bizi hem üzdü, hem de telaşlandırdı. Telaşımız “Demek ki, halkta farkındalık yaratılamamış, bu sistemi yeterince sorgulamaya başlamamış” diye düşünmemizdendi.

Aslında filmin televizyon ve gazetelerde tanıtımı yapılmıştı. Sıra dışılığı sadece konusundan değil, oynayanların da hiç para almadan, karşılık beklemeden, üstelik keyifle bu görevi yapmalarından kaynaklanıyordu. Yalnızca oyuncular değil, filmin çekimlerinin yapıldığı yerler de hiçbir ücret almamışlardı. En azından böylesi bir tanıtım, halkın ilgisini çekmeliydi. Seyircinin olmamasına üzülmem, filmin bende yarattığı umudu azaltmadı. Salondan çıktığımda sanki devrim olmuş, her şey güllük gülistanlık gibi bir duygu içindeydim. Ağzım kulaklarımda, çevreyi izliyordum, huzur içinde.

Bu kadar sözden sonra size biraz da olsa filmi anlatmalıyım. Filmde sekiz ayrı öykü vardı. Öğrenciler, sosyalist sistemi tanıtmayı sürdürüyor. Çünkü devrimi korumak da gerekiyor. Öte yandan, bu sistemin düşmanları da boş durmuyor, sanki şu andaki sistem gibi, bilim insanlarına silah sıkıyorlar. Yine tetikçiler, yine emekçi düşmanları işbaşında, ama güçleri kırılmış, korku içindeler. Zaten insan yerine silaha sarılanlar korkaklar değil midir?  

Diğer öykü; yıllardır yoksulluktan doktora gidememiş, dişlerini yaptıramamış bir işçi, diş hekimine gidiyor, kendisine iyi davranmayan, devrim karşıtı doktora “Ben değil sen gideceksin” diyebiliyor ve istediği doktora muayene olup dişlerini yaptırıyor.

Yalnız yaşayan yaşlı kadın, faturalarını ödeyebilmek için, ekmeği suya batırıp yerken, artık fatura ödemeyeceğini öğrenip ilk kez keyifle, kendisine etli yemek yapıyor. Yaşamı boyunca, kazancının yarısını ev kirası olarak ödeyen bir memur, artık kirasız oturacağına nasıl sevineceğini bilemiyor, çünkü hep sıkıntı içinde yaşamaya alışmış. İlk kez kendini özgür bir birey olarak duyumsayıp dim dik yürüyor.

Birbirini seven iki genci ayıran toprak ağası da devrede tabi. Gün geçtikçe canavarlaşan ağa da devrimden kısmetini alıyor, topraklarını herkesle paylaşmak zorunda kalınca, kızına da zengin koca aramaktan vazgeçip sevdiğine bırakıyor. Üretmeden tüketenler yönetirken, üretenlerin yönettiği bir ülke oluveriyor. Ülkede sorunlar, birer birer çözülürken, mutluluk rüzgârı esmeye başlıyor. Mutlu insan neden sorun çıkarsın ki? Geleceği karanlık ve umutsuz olanlar saldırgan olmaz mı? Çelişkiler kavgayı doğurmaz mı?

Gördüğünüz gibi, işin içine eşitlik ve insanca yaşam girince, her şey yoluna giriveriyor. Aslında ne kadar da kolaymış, kardeşçe yaşamak, barış içinde olmak. Hem daha keyifli, hem de daha ucuz. Film de olsa, devrimden sonra yaşam güzeldi.

Previous:

‘Yaşama Cezası’

Next:

BU ÖDÜLÜN KENDİSİ KÜÇÜK, ANLAMI DÜNYAYA DEĞER

You may also like

Post a new comment