Doğayla Dost Turizm: Ekoturizm

01 Aralık of 2010 by

Günümüz insanının tatil anlayışı yavaş yavaş değişmeye başladı. Bunda yorucu ve stresli şehir yaşamının ruhumuzu ve bedenimizi yıpratmasının büyük payı var. Ne yapar şehir insanı? Daha iyi bir evde oturmak, daha iyi bir arabaya binmek, daha güzel kıyafetler giymek, daha güzel yerlerde eğlenmek, daha güzel yerlerde yemek yemek, daha güzel yerlerde tatil yapmak, daha daha daha…

Sırf yaşantısını daha iyi hale getirmek için çalışır. Sayfalarca devam eder bu istekler. Bunların hepsine sahipse bile başka ‘daha’lar bulur kendine. Saatlerce boğucu trafiği çeker, ciğerlerine kirli havayı çeker, hormonlu gıdalar tüketir, işte – okulda sıkıntı – stres çeker, alışveriş merkezlerinde kalabalığın içinde boğulur, pazarda-markette ayaklarına kara sular iner, gürültülü yerlerde eğlenir, kapalı yerlerde sinemaya-tiyatroya gider, yazarken bile bana afakanlar basan daha başka bir sürü şeyi yapar. Haa, şehrin tüm bunlardan arınmış, sakin yerlerinde tamamen farklı yaşayan insanlar yok mu? Tabiî ki var. Ancak bunlar koca bir buğday çuvalında bir avuç darı kadar. ‘Şehirde yaşamanın olumlu ve olumsuz taraflarını bir teraziye koysak hangisi ağır basar?’ diye 100 kişiye sorsak 99’u olumsuzluklarının ağır basacağını söyler sanırım. Bu kadar olumsuzluktan sonra elde edilen ‘daha’lar değil, ruhumuzdan ve bedenimizden gidenler önemli hale gelir; gelmelidir.

Peki, nasıl tatil yapar şehir insanı? Özellikle ülkemizde şehir insanı; yaz tatili yapmak için istediği kadar denize – havuza girip bronzlaşacağı, gezip – dolaşıp hediyelik – hatıralık eşya alacağı, akşamları hareketli müziklerle coşacağı, açık büfesinde ziyan olup olmamasının hiç önemi olmadan bol bol yemek yiyebileceği tatil yerlerini tercih ediyor. Bunu tespit etmek için hiçbir ciddi araştırmaya gerek yok.

Türkiye’deki tatil mekânlarının çoğunluğunun bu beklentilere yönelik olarak hizmet vermesi bunun en büyük göstergesi. Bu tatil zihniyeti öyle bir yerleşmiştir ki yaz tatilinden beyaz tenli olarak dönen birinin ‘Aa! Sen hiç yanmamışsın şekerim! Hala bembeyazsın! Tatile gittin bir de’ gibi bir yorumla karşılaşması olağandır. Sanki tatilin amacı bronzlaşmak. Ya da hediyelik eşya almamış birine ‘Niye hatıra bir şey almadın. Taa oralara gittin. İnsan anı olsun diye bir şey almaz mı?’ gibi bir yorum da olağandır.

Yurdum şehir insanı kış tatilini de bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki kayak merkezlerinde geçirme yönünde kullanır tercihini. Yine yeme – içme, gündüz karla oynama, akşam müziklerle coşma fasılları olur hep. Bayram seyran tatilleri de malum; eş – dost – akraba ziyaretleri, memleket seyahatleri ya da kafa dinleme-eğlenme yerlerine kaçışlarla geçer. Tüm bunlarda hep bir ‘tüketim’ olgusu vardır. ‘Daha’larına kavuşmak için ruhundan ve bedeninden gidenleri tatilde bile yerine koyamaz şehir insanı. Genelde koyduğunu zanneder. Dinlenir, eğlenir, tüketir, tüketir, tüketir… Şehirdeki tüketim çantasını tatilde de sırtında taşır. Bu tüketim arızası insandan çok şey götürür; ama en çok da doğadan götürür götüreceğini.

İşte bu tüketim arızasına inat muhteşem bir turizm kavramı Ekoturizm. İnsana ‘doğanın efendisi’ değil ‘onun bir parçası’ olduğunu hatırlatan, kararında ve doğru tüketmeyi esas alan, doğaya saygılı, hem insanla hem de doğayla dost bir turizm kavramı. Doğal ve kültürel güzelliklerden; sorumluluk bilinci içinde, yöre doğasına-kültürel değerlerine zarar vermeden ve yerel halka da refah sağlayacak bir biçimde keşfederek, tanıyarak, öğrenerek, eğlenerek, dinlenerek, haz alarak yararlanmayı hedefliyor. Turizmin yaz aylarında deniz – güneş – kum, kış aylarında kar sezonlarından oluşmadığını, yılın tatil yapılabilecek her dönemine yayılması gerektiğini vurguluyor. Bu şekilde çoğunluk tarafından bilinen, belirli yerlere konuşlanmış kitlesel turizmin verdiği zararı engellemenin yolunu gösteriyor. Ülkemizde kitlesel turizmin uygulandığı yerler de malum. Yaz aylarında Ege, Akdeniz, Marmara kıyıları; kış aylarında ise Uludağ, Kartalkaya, Palandöken vs. Bu kadar doğal-kültürel güzelliklerle-hazinelerle dolu, ‘Medeniyetlerin Beşiği’ unvanını boşuna taşımayan, toprağının her karışında ziyaretçilerine barındırdıklarını göstermek için dört gözle bekleyen, her yöresi gastronomik açıdan zenginliklerle dolu bir ülkede sadece belirli yerlere akın etmek niyedir? Bu sadece popüler kültürün insanlığa vurduğu bir darbe olarak açıklanabilir sanırım.

Her şeye rağmen tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlar doğaya yüzünü dönmeye başladı. Bu durum ekoturizme yönelik çok güzel projeleri de beraberinde getirdi. Hem insana hem doğaya umut veren, heyecanlandıran, sevindiren projeler. Bu projelerden biri Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin ‘Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizmi ve Gönüllü İşgücü ve Bilgi Takası Projesi.’ Kısaca TaTuTa Projesi. TaTuTa, Türkiye’nin dört bir yanındaki ekolojik çiftliklerde, yılın her döneminde, ister ‘konuk’ ister ‘gönüllü’ olarak ziyaretçi kabul edilmesini sağlıyor. İster 1 – 2 gün, ister 1 – 2 hafta, isterseniz 1 – 2 ay. Kalacağınız süre size kalmış. Tek yapmanız gereken ziyaret etmek istediğiniz ekolojik çiftliği web sitesinden girip seçmek. Hangi dönemlerde gönüllü ve konuk kabul edildiğini, kalacağınız çiftlikte yaşayanların kimler olduğunu, konaklayacağınız mekânın özelliklerini ve daha önce çiftlikte kalmış kişilerin yorumlarını görebilirsiniz. Konuk olarak gitmek isteyenler günlük ücret ödeyerek, gönüllü olarak gitmek isteyenler ise çiftlik açıklamalarında belirtilen işleri yapmak koşuluyla ücretsiz olarak gidebilirler. Aman gönüllülerin gözü şimdiden korkmasın.

Çünkü belirtilen bu işler sanki kendi çiftlik evinizde kalıyormuşsunuz gibi rahat ve keyifli yapabileceğiniz türden. ‘Ben toprakla haşır neşir olarak, tarımı öğrenerek, doğayı tanıyarak ve ona zarar vermeden tatil yapmak istiyorum’ diyen gönüllüler; elma, şeftali, kiraz, armut, erik, ceviz, üzüm, zeytin vs. gibi aklınıza gelebilecek bir sürü organik ürün toplama, buğday-arpa ekme, toprak çapalama, bahçe sulama, fide dikme, ağaç budama, turşu, salça, sabun, zeytinyağı, pekmez, şarap yapma, domates kurutma ve bunun gibi daha birçok işi keyifle yapabilirler. Çiftlik açıklamalarında yapılan işlerle ilgili bilgileri görmek mümkün. Ücret ödeyerek çiftlikte bulunan konuklar da bu işlerden istediğini yapma özgürlüğüne sahip. Bu tamamen konuğun tercihine kalıyor. Konaklama mekânları taş konaklar, kerpiç evler, ahşap evler, ahşap çardaklar, bağ evleri, butik oteller, hazır kurulmuş çadırlar olabildiği gibi çadır kurarak kamp yapma imkânı sağlayan çiftlikler de var. Hem yöresel yemekleri tadıp hem nasıl yapıldıklarını öğrenme şansınız bulunuyor. Tamamen odun ateşinde pişen vejetaryen yemeklerin yapıldığı ve yoga derslerinin olduğu bir çiftlikte çadır kurarak kalmayı ister misiniz? Doğanın içinde macera, keyif, eğlence içinde, sadece Rusça ve İngilizce konuşulan bir çiftlikte kalmaya ne dersiniz? Yoksa ekolojik ürün yetiştirme hakkında bilgi sahibi olmak için bir eğitim merkezi olarak hizmet veren bir çiftlik mi tercih edersiniz? Bunların hepsi TaTuTa çiftliklerinde mümkün. TaTuTa’ya dahil olan ekolojik çiftliklerin güzellikleri yazmakla bitmez.

Şimdi doğaya dönme zamanı! Hala popüler diye kitlelerin akın ettiği yerleri mi tercih edersiniz ya da eden tanıdıklarınız mı var? O zaman şunu söylemeliyim: Şimdi popüler turizm ‘Ekoturizm.’ Yani yine popüler deyimle ‘Kitle turizmi out! Ekoturizm, yeşil turizm, macera turizmi, doğa turizmi, kültürel turizm in!’

İlla ki popüler şeyleri yapma güdümüz varsa o zaman bu popüler kültür güdüsünü bir kez de hem doğa için hem de kendimiz için gerçekten en iyi olana yönlendirelim. Bir kez de olsa popüler kültürün yararını görelim değil mi?

Previous:

Defne Diyarı: Harbiye

Next:

Kuzine Hikâyesi

You may also like

Post a new comment