Doğru Zaman

25 Eylül of 2011 by

24 Şubat 2007, Türkiye Sınırı

Sınıra doğru bindiğim otobüsün beni indirdiği noktadan taksiyle hareket etmem gerekiyordu. İndiğim yerde bakınmaya başladım. O arada yanıma birkaç genç geldi. Türkçe konuşuyorlardı. Nereden gelip nereye gittiğimi merak etmişler. Konuşmanın sonunda içlerinden biri telefon numaramı istedi. Belki bir gün Türkiye’ye gelirlerse aramak için.

Derken beni fark eden bir taksinin yanımda durmasıyla eşyaları bagaja koyup araca bindim. Yol boyu geçip gittiğimiz yerler gitgide ıssızlaşadursun, adamın ana caddeden farklı bir yola sapmış olması hakkında önce ne düşüneceğimi bilemedim. Ve farklı bir yol olup olmadığından da emin olmadığım halde neden bu yoldan gittiğini sordum. Kestirme bir yol olduğu cevabını alınca hangi yoldan gideceğini adama bırakıp etrafı izlemeye koyuldum.

Ve tel örgülerin olduğu yere geldiğimizde tuhaf bir ruh hali içinde olduğumu söyleyebilirim. Hayal gibi, rüya gibi ya da şaka gibi. Diğer tarafa geçmek ya da şimdi burada olmak, dün ya da günler önce bir başka yerde bulunmak hakkında ne düşüneceğimi bilemez haldeyim. Ne hissettiğimin ise su götürmez bir kesinlikle farkındayım.

Yolda olmak insanı hafifletiyor, insanın vizyonu değişiyor, vizyonu değişince profil değişiyor, anlayış genişliyor, farkındalık artıyor ve bağlardan, bağlılıklardan çok daha kolay kopabilecek yetkinliğe ulaşıyor insan. Dönmekle dönmemek arasındaki fark öylesine derin ki. Her ikisinin benim için ifade ettiği şey arasında sanki uçurumlar var. Biri farklılıklardan çoğalırken diğeri aynılıklardan azalıyor. Biri coşku, ıssızlık, heyecan ve özlem doluyken diğeri sıkıntı, ciddiyet, ağırlık, depresyonu tanımlıyor sanki. Neden mi? Çünkü öyle hissediyorum. Etiketlerden, konumlardan, statülerden, toplum içinde yer edinme kaygıları ve sözüm ona kazanılmaya çalışılan modern insan profilinden, karşımda gördüğüm, her gün sokağa çıkınca gördüğüm, kalıbı hissettiğim ‘aynı’ insanlardan, onların düşünce, duygu ve yaşamlarından, bakış açılarından ve dünya anlayışlarından koptuğumu biliyorum. İçimdeki radikal yana rağmen, ‘uyanmak’ benim için bile çok uzun sürdü. İçimdeki sıkıntı bana uyku halini hep hatırlatmaya çalışırken değişimi değil de sıkılmaya devam etmeyi seçmek. Senelerdir yaptığım şey aslında buydu!

Kendime, kendi yaşamıma ve diğer insanlara, dünyaya ‘dışından’ bakmak isteyecek kadar, hem de bunu çok ciddi hissedecek kadar sınıra dayanıp da çıkmanın belki de farklı bir anlamı vardır. Belki de benim için doğru zaman buydu, bilmiyorum. Ama hissettiğim hem de çok güçlü hissettiğim bir şey var ki gitgide netleşiyor içimde. Kafamın içinde sorulardan ziyade cevaplar var. Ve içimde yalnız olmanın zayıflığı değil, tek başına olmanın gücü var; aradaki farkı biliyorum…

Bu anda hissettiklerimi yazıyorum. İçimden böyle geliyor. Bir gün benim gibi hisseden bir tek insana ulaşırsa bu yazdıklarım, doğrusu anlamını bulmuş olacak. Ve bu anda içimden akıp gelenler benim olmaktan, bana ait olmaktan çıkıp büyüyecek ve diğerine ait olacaklar. Bir tek insanın değil insanlığın hikâyesine dönüşecekler. Bundan beni daha mutlu edecek başka bir şey olduğunu sanmıyorum.

Sınırdayım. Pasaportuma basılan damga İran topraklarından çıktığımı belgelerken başımdaki örtüyü çıkarıyorum ilk. Dayatma ve zorla yaptırılan edimlerin üzerimde bıraktığı etkiden de sıyrılıyorum böylelikle. Benim açık olmama saygı göstermeyen bir anlayışa karşı takındığım tavır o edimi ‘olduğu gibi görmek’ olabilir olsa olsa, ona saygı göstermek değil!

Bir tel örgüden çıkıp diğerine girmek bir şartlanmadan diğerine girmek gibi. Benim yolculuğum şartlanmaların ötesine geçmek istiyor. Bu sınırları koyan da insandır, doğa değil; toprak değil, su değil, ağaç değil…

Öyleyse emin olduğum bir tek şey var; benim yolum doğanın yoludur, insanların yolu değil!

 

Previous:

23’e 5

Next:

Dönüş

You may also like

Post a new comment