Dokunuş

10 Mayıs of 2011 by

16 Ekim 2006, Quetta

Ertesi gün onlarla birlikte ‘yaşamlarına’ uyandım; güler yüzlü ve sakin bir sabaha. Baktım herkes erken kalkıyor. Ben de kalktım. Küçük kızlar müzik çalarımı bulmuş, müzik dinliyorlar. Canan Khan, gülerek ortalıkta dolaşıyor, bana söyleyebildiği tek şeyi mırıldanarak; ‘Selma Khan.’ Ben de ona bastırarak ‘Canan Khan’ diyorum, gülüşüyoruz.

Bugün beni ‘özel’ bir yere götürecekler. Heyecanlıyım. Muhammed, Canan Khan ve adını hatırlayamadığım akrabası ile. Yola düştük, kahvaltıdan sonra. Yürüdük, yürüdük, çöl sarısı toprağın içinden. Alabildiğince kurak, ufka kadar. Canan Khan bir yandan çekirdek yiyor, Muhammed habire konuşuyor, ben de hem onu dinliyor hem de etrafa kulak kesiliyorum; renkleri, kokuları, görüntüyü içime alabilmek için.

Bir yokuşu çıktık önce. Ardından tepede durduk. Aşağıyı gösterdiler bakmam için. Gördüğüm şey, bana gösterecekleri o ‘özel şey’ işte karşımda duruyordu; çölün ortasında bir ‘su birikintisi’!

Özeldi. Çok özeldi. İndik suyun başına hep beraber. Suya dokunduk, ayaklarımızı soktuk. Ne güzel bir şeydi su, ne değerliydi ve tam da burada hakikaten de ‘çok özeldi!’

Tepeye çıkıp manzaraya karşı oturduk. Yer yer yükselip alçalan toprak değişik bir görüntü veriyordu. Bu kuraklığın, bu iklimin, coğrafyanın, gelip geçen kültürel etkilerin ve velhasıl kelam bu toprakların üzerinde yaşayıp giderken tüm bunların insanoğlu üzerindeki etkisini düşünmeden edemedim. Hava durumunun insandan ayrı olmadığını biliyordum. Bu çoraklığın onlar üzerindeki etkisini merak edercesine onlara tekrar tekrar baktım, bir cevap ararcasına baktım.

İnsan hayal edebildiği kadardır derler. İçinde bulunduğumuz sınırların bizi tanımlamadığı, ifade edemediği malum. Benim merak ettiğim hayalleriydi. Ne gibi hayalleri vardı? Var mıydı?

İşte ordaydı; ufuk. Bir kez daha fark ettim ki ufuk her birimiz için farklı bir şey ifade ediyordu. Ötesini düşünebilmek, düşleyebilmekse daha da farklı!

Aynı yolu yürüyerek geri döndük. Akşam yemeği kurulmuş vaziyette bizi bekliyordu. Biraz çocuklarla oynayıp yemeğe oturduk. Yemekleri sade, çeşit yok, tek beni rahatsız eden şey yemeklerin aşırı yağlı oluşuydu. Onun dışında her şey çok güzeldi, ikram güzeldi, her biri çok güzeldi.

Alauwedi’ye ertesi gün yolcu olduğumu söyledim. Hep bir ağızdan olmaz dediler. Şaka yapıyorlar sandım, ciddilerdi. Bu bende daha kesin gitme isteği uyandırdı. Ertesi sabah öğlene dek gitme isteğimi hiç aksatmadan yineledim. En sonunda pes ettiler, karısı da bizimle gelmek istedi, Alauwedi istemedi. Çocuklar bırakmadı. O da boynunu eğdi, ses etmedi.

Herkes ordaydı, sarıldık, vedalaştık, çok kalabalıktı. Arabaya bindiğimde arkamda bir sürü insanın bana el salladığını gördüm, karısı ben giderken ağlıyordu; belki de gitmek isteyip de gidemediği yanına ağlıyordu.

Yol bizi Quetta’ya götürürken arabada sessizlik hâkimdi. Gidişim herkesi üzmüştü. Ben de bu coşkuya hem hüzünlenmiş hem de sevinmiştim. Gitmekte olduğum yol üzerinde bıraktığım hoş izler yolculuğumu daha da anlamlandırıyordu. İşte buydu; ‘birbirimize dokunuyorduk’, bu dokunuş her iki tarafı da zenginleştiriyordu.

Yolculuğum devam ediyordu, yeni başlangıçlar ve bitişler ve yeni ‘dokunuşlar’ için…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Previous:

Canan Khan

Next:

Özgürlük

You may also like

Post a new comment