Dönüş Yolunda

25 Mart of 2011 by

10 Şubat 2009, Damascus, Suriye.

Bir Koreli, bir Japon, bir Brezilyalı ve bir Türk… Bu arada Dahab’ta Yuki ile tekrar karşılaştık. Yuki hatırlarsınız, motosikletiyle seyahat ediyordu, Japonya’dan ta buralara kadar. Damascus’ta aynı odada kalmıştık. Dahab’ta açıkta dalarken bir kaza geçirdiğini ve bunun sonucunda bacağında oluşan kırık nedeniyle de 1 ay 2 haftadır iyileşmek için beklediğini söyledi. Gayet iyi görünüyor, özellikle yürüyüşlerine dikkat ediyor ve bir an önce iyileşmeyi bekliyor…

Dahab benim Mısır’da ki son durağımdı. Bir yerden ayrılmak isteyip ayrılamadığım ender yerlerden biri. Oda arkadaşları ile öyle tatlı bir arkadaşlık kurduk ki bir yanım onlardan ayrılmak istemedi. Kore’den Kim Kyong, Japonya’dan Taishi ve yine Japonya’dan Masa. Bir odada üç farklı ülkeden insanla olmanın yanı sıra Japonların konuşma dilini dinlemek ve tepkilerini görmek çok hoşuma gidiyor. Diğer taraftan yine Daniel ile karşılaştık. Kitabındaki tapınakların izini sürmeye devam ediyor…

Mısır’ın bende bıraktığı o tekinsiz his ve aklımda Kızıldeniz’in koyu laciverde çalan rengi olduğu halde dün Mısır’a hoşçakal dedim. Güney Kore’den Kim Kyong, Brezilya’dan Fernando ve Japonya’dan Koji ile birlikte feribotu dört saate yakın Nowebia’da bekledikten sonra Kızıldeniz’in koyu laciverdine açıldık. Yolda uyumuşum. Uyandığımda Akaba’ya ulaşmak üzereydik. Kimsenin üzerinde Mısır parası kalmamış. Para bozdurmak da istemiyoruz. Açız ve de çay içmek hiç de fena olmazdı diye konuşurken yanımızdaki çocuk tam da o anda bana bir paket çikolata uzattı. Şaşkın bir halde anneye baktım. Kafasını salladı almamız için. Çikolatayı aldık, paketi açtık ve içinden tam 4 dilim çikolata çıktı. Güldük, bu kadar olur diye. Bir güzel yedik çikolatayı. Ardından annesi çocuğa cips verdi. O da bize derken çocuğu şöyle bir öpmek geldi içimden. Ardından arkamızdaki adam bize çay ısmarladı. Keyfimiz yerine geldi iyiden iyiye.

Ürdün ikinci girişimde neden bilmiyorum vize ücreti istemedi. Eyvallah, harika bir haber bu doğrusu. Akaba’dan taksiyle Petra’ya geldik doğrudan. Yolda şarkılar söyledik, sürücüye de rica ettik bize bir Ürdün şarkısı söylemesi için ama utandı, söyleyemedi.

Petra’da yine Valentine Otele gittik Kim Kyong, Fernando ve Koji ile beraber. Petra’da olmak tekrar çok güzel. Öyle güzel bir menüsü var ki otelin tıka basa karnımızı doyurduk. Ardından da yürüyüşe çıktık. Otele döndüğümüzde hala daha yediğimiz yemeklerin ağırlığı geçmemişti. Otelin ranzalı 12 kişilik ranzalı Petra manzaralı odasına yerleştik ve bir duş alıp her birimiz uykuya çekildik…

Ürdün ile ilgili olarak hissettiğim şey net, temiz ve sade. Buradaki çöle baktığımda hissettiğim şey hoş bir boşluk. Gönlüm tekrar Vadi Ramm’a gitmek istedi ama cebimdeki para buna izin vermedi. Benden bir parça orada kaldı, o ay ışığının gözüme girip beni uyandırdığı an ve o hissettiğim şey hala o ilk haliyle hatırımdadır.

Yıkayıp astığım bir çift çorapla, Dahab’tan aldığım o sade siyah gömlek rüzgârın alıp götürmesiyle Petra’da kaldı. Ve o büyük kayaların arasından Petra’nın görünümü de aklımda. Ürdün’e içimden hoşçakal değil ama görüşmek üzere demek geliyor…

Petra’da iki gece kalıp ertesi gün sabah erkenden hep birlikte Amman’a hareket ettik. Fernando’yu Amman’da bıraktık. Koji İsrail’e gitmek üzere bizden ayrıldı. Kim Kyong ve ben doğruca Damascus’a geldik. Kim Korean House’a gidelim dedi. Olur dedim. Odaya girenken ayakkabıları çıkarmam için beni uyardı. İçerde soba etrafında ısınan yine Kore’den birkaç kişi vardı. Girişte herhangi bir isim yazmıyordu. Burası sadece Kore’den gelenlerin uğrak yeriydi sonradan anlayacağım üzere…

Ve Damascus yoğun bir yağmurla karşıladı bizi o akşamüzeri. Avluya oturduk. Bir ateş yakıldı. Ev çok güzel. Dışarıdan içerde ne olduğu anlaşılamayan türden. İçeri girince genişçe bir avlu görülüyor. Ortasında bir havuz. Etrafında da sedirler. Üst katta da kalma yerleri. Mutfak aşağıda. İnsana sıcak hissettiren bir tarzı var bu evlerin; eski Suriye evleri…

Ardından Kim ilk defa tadacağım Kore yemeklerini anlata anlata bitiremedi. Sofrayı görünce gözlerime inanamadım. Uzun zamandır bu denli zengin bir menü görmemiştim doğrusu. Yemeklerin hepsi de çok leziz. Kore usulü salata özel bir sosla servis ediliyor. Salatalık, biber ve marulun sosla birlikte gelen tadı değişik. Vazgeçilmez yemekleri pilav, biraz tatsız tuzsuz geldi bana ama kimin umurunda. Bol bol yedim. Sofrada ekmek yok. Alışkanlık üzere gözlerim ekmeği aradı ama bulamadı. Onun yerine bol bol marul yiyorlar. Marulun içine salata, üzerine de bir parça et koyarak. Çok nefis bir de çorba içtim. Tofu diye bir şey var içinde ama ne olduğunu anlayamadım, çok hafif ve de leziz. Bol bol soyulmuş sarımsak ve de turşu vardı. Lahana turşusu ama domates soslu. Çorba, lahana turşusu ve salata sosu bana ağır geldi birazcık, gözlerimden yaşlar akarak ve burnumu çeke çeke yedim. Kim arada bir bana bakarak gülüyor. Diğerleri de gülümsüyor. Sofrada kimse birbirine bakmıyor, çok fazla da konuşmuyorlar. Hem hızlı hem de ciddi yiyorlar. Arada yemek yiyişlerine, çubukları kullanışlarına gözümün takılmasına engel olamıyorum…

İlgimi çeken şey farklı bir ülkede buraya gelen Koreli insanların sanki kendi evleriymiş gibi mutlu ve rahat hissetmeleriydi. Etrafta dolaşan kısa boylu zayıf, kâh konuşan, dolanan, kâh yemek yapan Koreliler. Aralarında bir değişik ben…

Ve böylece Damascus’a tekrar merhaba dedim…

Previous:

Bugün Benim Doğum Günüm

Next:

Kırmızı Şalvar

You may also like

Post a new comment