Dönüş

26 Eylül of 2011 by

24 Şubat’07, Doğubayazıt, Türkiye

Türkiye sınırında beklerken yanımda bekleyen Farsi olduğunu öğrendiğim bir adamla sohbete başladık. Tır şoförüymüş. Tebriz’den Türkiye’ye sürekli olarak gider gelirmiş. Eğer bir daha gelirsem beni misafir etmekten memnun olacaklarını söyleyerek bitirdi cümlesini. Derken sıra bana geldi. Pasaportuma basılan ‘giriş’ damgasıyla dönüşüm, ‘yolculuğum’ adına sona ermiş oldu. Biraz heyecanlıyım. Biraz özlem var içimde. Aldığım armağanlar var, anılar var…

Yaşanmış olan her şeyin geriye sadece ‘bir anı’ olarak kalması ne tuhaf. Oysa o her neyse onu yaşıyor olduğun anda bu derece bir tarafının yok olup diğer tarafının ‘bir iz’ olarak kaldığını tekrar tekrar yaşamasına rağmen yine de anlamlandıramıyor insan. Eğer anlamlandırabilseydi, o anı yaşarken tüm ruhuyla, bedeniyle ve düşüncesiyle orada olurdu. Bu da insan olarak aslında ne derece bir rüyanın içine demir attığımıza işaret değil mi?

Yoldayken sadece o anın dokusuna tutunmaktan başka çarem yoktu. Tüm dikkatimi o ana vermeliydim ki bir bilinmeyenin içinde tek başına kalabileyim. Bunun tadı özgür olmakla birlikte hafif de olsa ihtiyatlı davranmanın karışımı gibi. Her adım sanki sınırları biraz daha, biraz daha genişletmek gibi. Her keşfedilende zaten var olanla, gördüğünle birlikte görmediklerini hissettiğin, sezgilerinle bilebildiğin, kendi içindeki rehbere güvendiğin anlar birlikte var. Bu güzel bir beraberlik. İnsanın kendine güveni daha bir artıyor ve sezgilerini dinlemenin ne kadar güzel ve önemli olduğunu anlıyor. Bu tıpkı kendini rüzgâra bırakmak gibi, varoluşa güvenmek…

Yine de şehirlerin, ülkelerin, farklı coğrafyaların, sözüm ona farklı insanların içinden geçerken onca çeşitliliğin arasında olmak ve ardındakinin aynı olduğunu görmek ne tuhaf! İnandığım o ki; bozulmaya giden yol ile ışığa, saflığa giden yol her zaman aynı yönü izler. Davranışsal, karakteristik eğilimler, kaynağını saf olandan başlayıp yolun izini saf olmayana doğru sürerken, bozulan yapının kaotik doğasının içinden saf olana doğru gidiş her zaman var. Arayışımız da insan olarak bu değil mi? İçimizdeki saflığı çağırmak ya da o çağrıya uyup silkelenmek, temizlenmek, arınmak, karmaşık olandan basit olana doğru yol alırken nereden gelip nereye gittiğini, olasılıkları ve çeşitliliğe ve kirliliğe rağmen kendi yaşam yolunu bulabilmek…

Yaşamda renkler var; Pakistan’ın Çöl Bedevileri’ni, ışıklı kamyonlarını, Hindistan’ın rengarenk sarili kadınlarını, manastırlarını, maymunlarını, rahiplerini, İran’ın Zerdüştilerini, ateşgahlarını, köprülerini, Nepal’in tüküren insanını, pagodalarını, tapınaklarını, fillerini ve içimde çok özel bir yere sahip olan Şaman kadını hissetmek ve daha pek çok detayın içinde bulunmak güzeldi. Beklenti içine girmeden dolaşmak, ‘her şeyi olduğu gibi görmek’, özgür ve hafif hissetmek güzeldi. Yolda olmak güzeldi…

Hindistan’a, İran’dan başlayarak Pakistan üzerinden giden karayolunun ‘ruhsal bir yol’ olduğuna dair inancımı koruyorum. Kanımca, bu yolu özel yapan şey de kendi derinliklerine salınan insanların, sabit olandan hareketli olana, düşünmekten yaşamaya, okumaktan deneyime ve en önemlisi de aslında bunların birleştirilmesi demek olan yaşamın, yeniden ve yeniden anlamlandırılması çabasına katılma isteğidir. Bu istek her bir insanda gitgide çoğalarak yola bir ruh vermiş sanki. Ben o ruhu hissettim.

Aslında keşfettiğim bir yol yok. Yaptığım sadece daha önceden var olan o yolu fark etmek, yeniden bulmaktı. Yeniden yürümek…

Keşfettiğim asıl şey ise kendi içimde var olan, açığa çıkma imkânı bulamamış vahşi, özgün, ehlileştirilmemiş bir yan olduğu ve bu yanımın ortaya çıkışıyla birlikte neşe dolduğumdur. Bu neşeyi ve içimdeki derin kederi birlikte taşıyan ruhu şimdi daha iyi tanıyorum. Bu yolculuk içimdekini dışımdakiyle birleştirdi. Bu hiçbir şeyle kıyaslanamayacak denli özel. Yola tek başına çıkma isteğimde zaten bu nedenleydi. Yanımda biri olsaydı aynı şey olmayacaktı. Kendimi farklı durum ve şartlarda göremeyecek ve ne nasıl davrandığımı asla bilemeyecektim.

İnsanın kendi ile ve tek başına böylesi bir yolculuğa çıkmasının öneminin altını çiziyorum. Salt yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak ve farklı yemekler yemek için değil, her şeye ‘dışından’ bakmak için. Böylesi bir durumda insan, farklı yönleriyle kendini daha iyi tanıyacak, neyin parçası olduğunu, neyin içinde kalamadığını ve neye özlem duyduğunu daha iyi anlayacaktır.

Çabam algılayışı değiştiren farkındalığı bir nebze de olsa paylaşma isteğidir. Çünkü şu anda beni okuyan aynı zamanda yine benim. Birbirimizden ayrı olduğumuz bir dünyada yaşarken, içimde ayrı olmadığımız bir dünya var. Belki de içimdeki hüzün bundandır. İkisinin bir türlü birleşememesinden…

İçimizdeki buluşana selam olsun…

SON

 

Previous:

Doğru Zaman

You may also like

Post a new comment