Dört Tarafım Denizlerle Çevrili

04 Haziran of 2011 by

Naz ve ailesi, yol boyunca, fotoğraf çekmek için öyle çok mola vermişti ki, Geyikli’ye varışları öğle vaktini bulmuştu. Yükyeri İskelesi’ne ulaştıklarında, arabalar iskele önünde arka arkaya dizilerek, bir konvoy gibi heyecanla vapurun gelişini bekliyordu. Aynı heyecanla onlar da sıraya girdiler.


Ağustos ayının ilk günleriydi. Hava çok sıcak olduğundan, herkes arabasından çıkmıştı. İnsanların çoğu çay bahçesinde oturuyordu; çocuklu ailelerin mekânı ise plajdı. Çocuklar, ayaklarını denize sokup serinlemeye çalışıyor, kendi kendilerine oyun yapıyorlardı. Naz’da o çocukların arasındaydı.

Bir süre sonra, çocukların zıplayıp bağırmalarından vapurun yaklaştığını anladı kıyıdakiler. Hemen hareketlendi ortalık. Herkes, yolculuğun devamını getirebilmek için arabalarına dönüyordu. Elindeki vapur biletlerini gösteren Naz’ın babası da: “Haydi gidiyoruz” diye seslendi ailesine.

Naz, annesi, babası ve bagajda bağlı duran bisikletleri yola çıkmaya hazırdı. Arabalar yavaşça, arabalı vapura yüklenirken; Naz ilk kez tanık olduğu bu olayı izliyordu: “Bu vapur bu kadar arabayı nasıl taşıyacak?” Diye sordu kaygıyla. Annesi; “Sen merak etme kızım, vapurun kaç ton yük taşıyabileceği bellidir, ona göre yüklüyorlar, sorun olmaz” dedi. Vapur yavaş yavaş iskeleden ayrılırken, Naz ve ailesi, park ettikleri araçlarından çıkarak, üst kattaki kantine yöneldiler. Yukarıda, ellerinde içecekleri, vapurun demirlerine yaslanarak denizi ve manzarayı seyretmeye başladılar. Bu vapur yolculuğu, kısa bir yolculuktu aslında, yarım saat kadar sonra, o çok merak ettikleri Bozcaada’ya kavuşacaklardı.

Naz, kara göründüğünde iyice heyecanlandı. İlk defa bir adaya gidiyordu. İlginç bir tatil olacaktı onun için. Kısa bir süre sonra muhteşem duruşuyla Bozcaada Kalesi selamladı yeni konuklarını. Ankara Kalesi bile bu kadar büyük görünmemişti gözlerine. Gezilip görülecek ilk yer belli olmuştu. Bakalım daha neler çıkaracaktı ada karşılarına.

Vapur iskeleye yanaşırken, insanlar yine arabalarına doğru koşturmaya başladılar. Vapurdan karaya çıkarken, Naz’ın babası “Kaptanınız konuşuyor, Bozcaada’ya gelmiş bulunuyoruz. Bu yolculukta bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz” diye espri yaparken hepsinin yüzünde tebessüm olmuştu. Yolculuk sırasında ailece karar almışlardı: Önce konaklayacakları pansiyonu bularak bir süre dinlenecek; daha sonra etrafı gezeceklerdi.

Artık adaya ayak basmışlardı. Her şey o kadar düzenliydi ki, konaklayacakları pansiyonu elleriyle koymuş gibi buldular. Duvarlarından sarmaşıklar sarkan, bembeyaz boyalı bu küçük pansiyonu görünce, doğru bir seçim yaptıklarını anladılar. Onları misafir edecek olan pansiyonun sahibi ile merhabalaştıktan sonra da kendilerini odalarına attılar. Bu yarım günlük yolculuk özellikle Naz’ın babasını çok yormuştu. Akşam yemeği vaktine kadar hepsi uykuya daldı.

Uyandıklarında bir hayli acıkmış olduklarından, adaya gidince yapılacak en doğru şeyi yapıp, limana doğru yürüdüler. Liman, yan yana dizilmiş balık lokantaları, bembeyaz masaları, cıvıl cıvıl insanları, rengârenk kayıkları, muhteşem kale manzarası ile şahane bir resme bakmak gibiydi.

Naz ve ailesi limandaki lokantalardan birine oturdu. Sohbet ederek yemeklerini yiyorlardı. Naz’ın gözü ise birkaç metre ilerdeki kayıkta oturan iki çocuktaydı. Anne ve babasından izin alarak onların yanına gitti. Çocuklar, gülümseyerek kendilerine yaklaşan bu yeni arkadaşı, kayığa davet edip; onunla sohbet etmeye başladılar. Selen ve Sinan adındaki bu iki kardeşin babaları lokantada aşçıydı. İki kardeş sık sık limanda zaman geçiriyorlardı. Hava iyice karardığında Naz’ın annesi, çocukların yanına giderek, kayıktan çıkıp karada oynamaları tavsiyesinde bulundu. Çocuklar buna karşı çıkmadı. Zaten Sinan, yeni oyunu bulmuştu. Naz’a lokantanın önünde duran dolaptaki balıkları ve deniz ürünlerini öğreteceklerdi. “Bu uskumru, bu çipura, bu sardalya…” diye sırayla anlatıyordu iki kardeş. Sıra ahtapota geldiğinde Naz çok şaşırdı. Daha önce hiç ahtapot görmemişti. “Bunu da mı yiyorlar?” Diye sordu arkadaşlarına. Selen; “Ahtapotun yemeği çok lezzetlidir, istersen, babam senin için yapabilir” dedi. Naz ise şimdilik bu teklifi kibarca reddetti. Saat çok geç olmuştu. Anne ve babasının masadan kalktığını gören Naz, çocuklarla vedalaşarak onların yanına gitti; ama bu veda yarına kadardı. Çocuklar, sabah meydanda buluşma sözü vermişti birbirlerine.

Sabah olduğunda Naz heyecanla uyandı. Anne ve babasını uyandırdı. “Haydi kalkın, arkadaşlarımı bekletmeyelim”dedi. Onlar da çocuklarının hevesini kırmak istemediklerinden hemen kalktılar. Meydana vardıklarında iki kardeşin onlara el salladığını gördüler. Hep beraber bir çay bahçesine oturdular. Patlıcanlı börek ve çay istediler. Öyle güzel bir ortamdı ki burası, kocaman ağaçların altında kimi kahvaltısını ediyor, kimi gazetesini okuyup çayını yudumluyor ama kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. Büyük şehirlerdeki telaş yoktu burada. Sinan, Naz’ın babasına “Amcacığım izin verirseniz kaleyi biz gezdirelim size” dedi. O da kabul etti. Kahvaltılarını bitirip hep beraber Bozcaada Kalesi’ni gezmeye gittiler. Sinan heyecanla kalenin tarihini anlatırken, Selen de eksik kalan bilgileri tamamlıyordu. Bol bol fotoğraf çekerek gezilerini sonlandırdılar. Naz ve ailesi çocuklara teşekkür ettikten sonra “yarın sabah yine buluşalım” diyerek oradan ayrıldılar.

Asıl hareket şimdi başlıyordu. Buraya gelirken asıl amaçları, adayı bisikletle turlamaktı. Bozcaada’nın düzlük bir ada olması, onu bisiklet sporu için elverişli kılıyordu. Önce pansiyona yürüyüp, bahçeye koydukları bisikletlerini aldılar. Başlarına kasklarını takıp, diğer hazırlıklarını da tamamladıktan sonra ‘pedala kuvvet’ diyerek yola koyuldular. Merkezden uzaklaştıkça buranın ne kadar sakin bir yer olduğunu bir kez daha anladılar. Artık tek tük ev çıkıyordu karşılarına. Yemyeşil üzüm bağlarının ortasında küçük evler görünüyordu sadece. Bazı yerlerde ise oteller vardı. Ama bunlar çok katlı, büyük havuzlu oteller gibi değildi. Hepsi, doğayla bütünleşmiş, göze batmayan evlerde misafir ağırlamayı prensip edinmiş yerlerdi.  Adanın tümü koruma altında olduğundan yapıyı bozacak oluşumlara izin verilmediğini tanıtım broşüründe okumuştu Naz. Tüm aile plajlara ulaşmak için hızla çeviriyordu pedalları. Nihayet bir plaja vardılar. ‘Biraz mola verelim’ dediler. Naz, açılışı yapıp denize girmek istiyordu. Anne ve babası da ona katıldı. Kendilerini adanın tertemiz sularına bıraktılar.

Mayoları kuruyup, tekrar yola çıkmaya hazırlandıklarında gidecekleri yer belliydi. Bozcaada’nın en ünlü plajı olan Ayazma Plajı’na varmak için pedallara asıldılar. Yol o kadar keyifliydi ki, fotoğraf çekmek ve manzarayı seyretmek için sık sık durdular. Naz halinden çok memnundu. Ankara’dayken kaldırımda veya küçük parklarda binebildiği bisikletine, özgürce biniyordu şimdi.

Yaklaşık yedi kilometre pedal çevirmenin ardından, hedeflerine varmıştı aile. “Adanın yarısı limanda, yarısı da bu plajda sanki” dedi Naz’ın annesi. Babası ise uygun bir şemsiye ve şezlong arıyordu. Bisikletleri de yanlarına alacakları için, plajın arka sıralarında bir yer buldular kendilerine. Nihayet dinlenme zamanı gelmişti. Şezlonga uzanan babası Naz’a “aferin benim güzel kızıma, bunca yol boyunca bir kere of demedin” dedi. Annesi de başıyla onaylayarak “kızımız büyüdü ve sabretmeyi öğrendi babası” diyerek kızını öptü. Naz kendisiyle gurur duymuştu. Saatlerce hem dinlenip, hem denize girdikleri Ayazma Plajı’nda bu konuşma hiç çıkmadı aklından.

Devamı Gelecek

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

 

Previous:

Safranbolu’ya Komşu Olduk

Next:

İnebolulu Filipırlar

You may also like

Post a new comment