Es Geçtiğimiz Kendi Yaşamımız Mı?

08 Aralık of 2010 by

İnsanın kendini, kendi varlığını, eğilimlerini, yaklaşımlarını reddetmesinden kabul etmesine ve o andan itibaren bir başka anlayışa doğru dönüşmesine doğru bir yolculuk mudur yaşam?

İnsana olanlar değil, o insanın içinde olanlar önemlidir! Bana öyle geliyor ki olduğumuz haliyle olmanın bir anlamı var. Ve bu anlamı ancak ve ancak kendi yaşamımızda ortaya çıkarabildiğimiz doğrudur. Kendi yaşamımızı ve ruhumuzu ancak böyle onurlandırabiliriz.

Bir gün yaşadığım sıkıntılı bir deneyim sonrasında bir dostumun söylediği bir şey hala kulaklarımdadır: ’Kaderini seveceksin.’

Kendi yaşamımızı kabul edeceğimiz ana dek, kendi yaşamımızın sorumluluğunu alacağımız ana dek yol dikenlidir, sarptır, sıkıcıdır, o yüzden de öğreticidir. Kendi yaşamımız öğretir bize. Hiçbir şey gelişigüzel olamaz. Her şeyin bir nedeni vardır. Neden böyle olduğumuzun, cinsiyetimizin, eğilimlerimizin, sıkıntılarımızın bir nedeni vardır…

Başkalarını suçladığımız her seferinde kendi yarattığımız bir çukura düşeriz. Öfkelendiğimiz her seferde öfkelenmemize neden olan şeyle aramızda bir bağ kurarız; onu kişisel algılarız, tehdit olarak algılarız, böyle bakınca da savunma mekanizması devreye girer ve tek düşündüğümüz şey kişisel güvenliği sağlamak olur. Bu otomatik, tepkisel bir yaşamın içinde olduğumuz anlamına gelir. Yaşamımızın ipleri elimizde değildir. Kendi iç gücümüzün, irademizin farkında değiliz demektir.

Aslında başka yaşamlardan önce, insanın kendi yaşamını incelemesi, didiklemesi, ne gibi tepkiler verdiğine, ne yiyip ne içtiğine, nasıl giyindiğine ve hayalleri, rüyaları, kendisiyle olan ilişkisine kadar her şeyin altını üstüne getirinceye kadar incelenmesi gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Aynı zamanda yaşamı gözlemek, diğerlerinin yaşamını gözlemlemek de güzeldir, öğreticidir insanların nerden gelip nereye gittiği ile ilgili bir fikir verir insana. Zira başkalarının yaşamı bizim diğer yaşamlarımızdır aslında. Birbirimizden ayrı değiliz. İşte tam da bu nedenden dolayı bir insan çok derinlerden gelen bir bilişle bir diğerini bilir…

Diğer yandan, birileri bizim için düşünüyor, savaşıyor, üretiyor, tasarlıyor, daha ne olsun. Bunu neden yapalım ki? Neden bu kadar uğraşalım ki? Teknoloji çağında yaşıyoruz. Bir elimiz yağda, diğer elimiz balda. Yaşayıp gidiyoruz işte. Böyle düşünen insanlara sözüm yok.

Benim bağ kurmaya çalıştığım insan kendi yaşamının ve diğer yaşamların bir evrim süreci içinde olduğunun farkına varmış insandır. Aslında yaşamını anlamlandıracak bir arayışa elinde olmadan girmiş olandır. Zira bilgiye götüren merak duygusu aslında bizim elimizde olan bir şey değildir. Bu bir doğa yasasıdır. Farkında olmadan merak eder dururuz. Bilmek, öğrenmek, didiklemek isteriz. Bu içten gelen bir dürtüdür ve hiçbir tedavisi yoktur; yaşamaktan başka.

Biz hissederiz. İnsan olarak kendi iç dünyamızla kurduğumuz çok önemli bir köprüdür; hissetmek. Ve yaşam karşısında neden böyle hissettiğimizi fark etmezsek, kendimizle yüzleşmekten kaçarsak eğer aynı insanları, aynı deneyimleri yaşamımıza çeker dururuz. Başımıza gelen her şeyde kendi sorumluluğumuzu almazsak başkalarını suçlamaya yöneliriz. Bu kendi kendimizi yaralamaktan öte bir şeye yaramaz. Zira kendimizi kandırdığımızı içimizde bir şey bilir. İşte bu biliş bizi öfkelendiren sebeptir. Kafa karışıklığımız, öfkemiz, sıkıntılarımız ve çözümsüzlükler aslında her şeyi yüzeysel görme inadımızdan kaynaklanır. Hissettiğimiz şeylerle ilgili olarak dönüp dolaşıp tekrar geri geleceğimiz yer yine kendi kendimizdir, kendi iç dünyamızdır. Bundan kaçış yok…

Yaşam öylesine tasarlanmış bir şey değil. Kendi içinde sonsuz bir zekâ içeriyor. Kendi yaşamımızda bu zekâyı harekete geçirmek bizim elimizdedir. Zira yaşam bir serüvendir. Ve bu serüven bizim biricik yaşamımızdır aynı zamanda…

Olympos, Eylül 2008

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Yetişecek Bir Yer Yok

Next:

Normallik; Günlük Yaşamın İçinde Kaybolmak

You may also like

Post a new comment