Eşkıyalar Yolu Keserse

13 Haziran of 2011 by

Agra, 27 Kasım’06

Mirza ve Yavuz, İran’dan sonra Afganistan`a geçmişler. Ve yolda Mirza’nın Fransız kız arkadaşı Malu’da yanlarında olduğu halde otobüs çölde seyrederken eşkıyalar tarafından durdurulmuş. Başı ve ağzı bir peştamalla kapalı, elleri silahlı 5 – 6 adam otobüsün açılan kapısından içeriye bir hışımla girdiğinde, Mirza sonlarının geldiğini düşünmüş o an.

Toz toprak içinde herkesin üstü başı aranmış ama kadınlara dokunulmamış. Mirza kendisine sonsuzluk kadar uzun süren o arada kendisi için değil ama Malu için çok endişelenmiş. Üstü başı kapalı olmasına rağmen sarışın halini görsünler istemiyormuş. Eşkıyalar ganimeti toplayınca çekip gitmişler. Malu’da ki bir miktar para haricinde bütün paraları da onlarla gitmiş. Mirza bunları anlatırken yüzünde o şoktan eser yoktu. Yavuz hala sessizdi, gözleri çok uzaklara dalıyordu, aklında neler vardı bilinmez ama bütün varlığıyla burada olmadığı çok açıktı…

Yavuz gözlerini uzaklara dikedursun, biz Mirza ile yollardaki yaşanmışlıklara atfen sohbete devam ediyorduk. Mirza yollardaki hallerini anlatırken Yavuz’un bir gün yalnız dolaşmak istediği o günü anlattı. Yavuz yeteri kadar paraları kalmadığından, parklarda, orda burada kaldıklarından çanta taşımanın yoruculuğundan kurtulmak için çantasını parkta gözüne kestirdiği büyük bir ağacın dallarından birine asmış. Bir süre sonra geri dönüp çantasını, uyku tulumu ve matıyla beraber bıraktığı yerde bulamayınca onları da yitirdiğini anlamış. Aslında bu can sıkıcı bir durummuş, parklarda yatarken uyku tulumunun önemi malum. Mirza bunları anlatırken, Yavuz da onun için hiçbir şeyin önemi yokmuşçasına gülümsüyordu. Bu anda özgürdü, zamanını nasıl yaşayacağına kendisi karar veriyordu ve belki de tek önemli olan şu anda buydu. O neyi ile konuşuyordu ve onu her üflediğinde her şeyi unutmuşçasına dalıp gidiyorduk kendimizden de uzağa bir yerlere…

Ertesi gün sabahtan buluştuk yine. Uzun bir süre sokaklarda yürüdük. Yollarda doğru dürüst yemek yemeği unutan yanımıza bir sofra hazırlamak üzere pazara daldık. Ardından çay içmek için bir yer aradık, epey bir yürüdük ve sütlü çay bulabildik sadece. Hintlilerin sütlü çayı doğrusu demleme çayın yerini hiç tutmuyordu. Yapacak bir şey yoktu. Önemli olan çay içme niyetimizdi…

O gün öylesine yürüdük, parklarda oturduk, hayaller kurduk, acıkmaya başlayınca yemek yapmanın hayaliyle otele döndük. Mutfaktan izin alıp yemek yaptık. Mutfaktakiler bizimle hiç ilgilenmiyorlarmış gibi gözükseler de arada bir göz ucuyla ne yaptığımıza bakıyorlardı. İşimiz bitince tadımlık vermek istedik ama ısrarla almak istemediler. Nedeni üzerine çok düşünmedik doğrusu, açtık ve bir salata yapıp her şeyi terasa çıkardık. Mumu yaktık ve sofraya oturduk. O gece o güne kadar yollarda yediklerim arasında en anlamlı yemeklerden biriydi benim için. Üstüne bir de çay demledik, demleme çay özlemimize atfen…

Ertesi gün lobide bir kız tuvaletin yerini sordu bana. Fulya ile böyle tanıştık. Fulya ve Hatice Antalya’dan Delhi’ye uçmuşlar. Bir gün önce Mirza ve Yavuz ile sohbet ettiğimiz terasta bu kez Fulya ve Hatice ile birlikte olmak doğrusu sürpriz oldu benim için. Biraz Hindistan üzerine, biraz insanlar üzerine, biraz da bizi yola düşüren nedenler üzerine konuştuk. Hindistan herkese farklı bir şey anlatıyordu; kimimiz sadece pis sokaklarını görürken kimimiz sokakların arkasındaki yaşama bakıyordu. Henüz daha erkendi; hiçbirimizde Hindistan içimize tam oturmamıştı.

Mesafelere rağmen yolların birleşmesinin doğasının dünyayı nasıl da ufalttığına şaşmamak elde değildi. Dünya, birbirinden ayrı gibi duran insanlar, kıtalar, okyanuslar, dağlar, ormanlara rağmen üzerindeki her şeyi bir arada tutan bir mıknatıs gibiydi. Ve bu mıknatıs bizi birbirimize yaklaştırmıştı. Orda, başka bir ülkede aynı şehirden; Antalya’dan yollara düşmüş üç insan karşılaşabiliyordu. İlginçti ve de öğreticiydi…

Previous:

Nereden Nereye

Next:

Ambala’da Bir Gece

You may also like

Post a new comment