Ganga

12 Ağustos of 2011 by

Varanasi, Hindistan, 21 Ocak’07

Varanasi ilginç bir yer. Hindular için kutsal bir şehir. Tanrı Şiva’nın şehri. Buraya yüklenen anlam gene doğumdan yani ıstıraptan kurtulmakla eşleştiriliyor. Çok eski zamanlardan bu yana çilekeşlerin, dervişlerin, düşünürlerin ve gezginlerin mekânı olduğu ve buradan gelip geçmekte olan, kalan, ölen veya burada yaşayan insanların duygu, inanç ve umutlarının harmanlandığı bir önemde…

Tüm dünyada olduğu gibi, kimileri, eninde sonunda yenmesi gereken şeyin kendi benlikleri olduğunu anlamış, kimileri hala birilerinin koyduğu sınırlar içinde, kimileri de neyin ne olduğunu iyice karıştırmış bir halde Varanasi’nin içinde yaşayıp gitmekte…

Joseph’la nehir boyu yürürken bir pazaryerine daldık. Elinde sepetiyle dolaşan Sadhu kılıklı biri dileniyordu. Sadhu’ların* dilenmediğini, kendi içinde derinleşen bir felsefeye göre yaşadıklarını, insanlardan gelen armağanların dışında asla bir istekte bulunmadıklarını biliyordum. Kendilerine Sadhu süsü veren dilencilerin olduğunu da…

Adama bir şey vermek yerine selam verdim ve yürümeye devam ettim. Pazaryeri çok renkliydi. Hindu kadınlarının rengarenk sarileri göz alıcıydı. Her bir sari hangi renkteyse o renge uygun kıyafeti tamamlayan aksesuarları tercih etmeleri de gözümden kaçmadı. Hızma ve halhalları, takıları ve göz sürmeleri de dikkat çekiciydi doğrusu. Onları oturup izlemek geliyordu insanın içinden. Esmer tenli kadınların göbeklerini açıkta bırakan sarileri taşıyışları, çekici ve güzel görünmelerine neden oluyordu. Kimileri dileniyor, kimileri yürüyor, kimileri nehre günahlarını bırakıyor, kimileri de çamaşır yıkıyordu. Yıkayıp astıkları çamaşırların kurumak üzere asıldığı yerler, pazaryeri, ölü yakma yerleri, ölümü bekleme yerleri hep ‘ghat’ların üzerindeydi. Buraya ithaf olunan şeylerin çeşitliliği gerçekten de ilginçti. Nehir hem yaşam hem de ölümün yeri gibiydi…

Derken arkama döner dönmez o çocukla karşılaştım. Elinde toz boyalardan oluşan bir makyaj seti vardı. Bedevi sürmeleri gibiydi ve çeşit çeşitti. İlgimi çektiğini anlar anlamaz ısrarla satış politikasına geçtiğini fark ettiğimde iş işten geçmişti. Ondan bir şey almadan yanımdan gitmeyeceğini biliyordum. Hiç susmadan konuşmasını bir an önce sonlandırmak için derhal bir kutu satın aldım. O sırada Joseph yüzünde muzip bir gülümseme olduğu halde bizi fotoğraflamakla meşguldü.

Yürümeye devam ettik. Yanından geçip gitmekte olduğumuz bir kadın dikkatimi çekti. Kadın yerde oturmuş, sepetindeki yılanları bir çıkartıyor, bir geri koyuyordu. Bir diğerini de boynuna dolamıştı. Birileri için korkutucu olan bir şey bir başkası için bambaşkaydı. Nepal’deki adam gibi bu kadın da yılanları seçmişti para kazanmak ve yoldaşlık için. Yılanların üzerindeki uyuşukluk bu hayattan bıkmış olduklarını düşündürdü bana. Doğalarından uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış her şey gibi onlar da mutsuzdu kim bilir!

O gün Ganga’yı soluduk Joseph’le. Nehirde sandallarla dolaşan insanları işaret ederek sabah erkenden gün doğumunu izlemek üzere nehre açılmayı önerdi. Bunun geleneksel olduğunu da ekledi. O anda bu fikre karşı içimde bir ‘hayır’ belirdi. Ölülerle bu denli bağdaştırılmış, küllerin ve insan kemiklerinin karıştığı bu sularda sandalla gezme fikrini hiç ama hiç ilginç bulmadım. Burasının üzerimde yarattığı etki, yoğun bir griliğin eşlik ettiği, ölümün soğukluğuyla karışmış bir histi.

Derken bir sandalı boyamakta olan yaşlı bir Hintli girdi görüş alanımız içine. Adam yaptığı işe kendisini öyle vermişti ki sanki orda değil gibiydi. Yanından geçip giderken bizim ona olan ilgimizi fark etmedi bile. Bizden de bir ‘saygı’ ona doğru akıp gitti.

Bir taraftan yürüyüp gördüklerimizi düşüneduralım, ‘ghat’lardan birinden şehre doğru tırmanmaya koyulduk. Yukarda insanların arasında yürüyen, oturup etrafı izleyen mandalar doğrusu ayrı bir renk katıyordu buraya. Kocamanlardı ve renkleri çok güzeldi. Onları bir süre izlemeden geçemedik.

Ve bazen iki kişinin yan yana yürümekte bile zorlanacağı o dar sokaklardan birine daldık. Nehir kenarındaki hissediş yerini ilginç bir başka hissedişe doğru bırakıyordu. O hissedişin içine daldık…

*Sadhu: Sadhular ruhsal arayış yolunda yalnız ilerleyen dervişlerdir; samimi bir arayış içinde olan saf kişiler. Genellikle yarı çıplak gezer, üstü başı tozlu ve saçı sakalı uzun halleriyle hemen tanınırlar. Ellerinde üççatallı bir mızrak taşır ve Tanrı Şiva’yı izlerler. Sahip oldukları her şeyden vazgeçerek ruhsal gerçekliğe ulaşmayı amaç edinmişlerdir. Benliklerini yenebilmek için acılara dayanıp sürekli dolaşırlar.

 

Previous:

Ölü Yakma Törenleri

Next:

Maya

You may also like

Post a new comment