Gece Yolculuğu

24 Nisan of 2011 by

03 Ekim 2008, Tahran

Burası Tebriz gibi değil, pek Türkçe konuşana rastlamadım. Adresi bulmakta zorlanınca da telefon ettim ve tarif üzerine yeri kolayca buldum. Geldiğim yer bir halıcı dükkânı. Ramazan ayı olmasına rağmen hemen bana bir çay söylediler. Biraz sohbetten sonra ailenin beni yemeğe davet ettiğini öğrendim. Nezaket gereği mahcup mahcup kabul ettim. Birlikte çıktık, bir saate yakın bir yoldan sonra, işte yine şaşaalı bir evdeydim.

Burası Tahran’da Şah’ın sarayının bulunduğu yere yakın, etraftan, evlerden ve insanlardan da anlaşıldığı üzere bir zengin semti. Zaten saray yavrusu gibi bir eve girdik. İhtişam had safhada. Herkes giyinmiş, süslenmiş, tüm aile beni bekliyor; şöyle bir kendime baktım ve kendimi ‘pespaye’ buldum ardından. Evde nine, dede, çocuklar, baba ve anne olduğu halde tam kadro bir aile sofrasındaydım. Otobüsten inerken ‘rüzgârın’ beni buraya getireceğini doğrusu bilemezdim. Sofra çok zengin ve çeşit çeşit yemek var. Doğrusu yemeklerin çeşitliliğinden çok fazla anlayanlardan değilim ve dolayısıyla da teker teker isimlerini de bilmem, zaten o kadar çeşit yemeğe sadece bakmakla yetiniyorum genellikle. Bunların dışında et yemediğim bir dönemin de içinde bulunuyorum ve genellikle yemekler etli. Bana kalan da çok fazla çeşit yok ne yazık ki. Yine de halimden memnunum. Ne de olsa ‘ikram’ yemekten çok daha değerli.

Konuşmalar İngilizceydi. İngilizcem bu dile karşı duyduğum antipati yüzünden eh işte biraz sohbete yetecek kadardı, kendimi ifade edecek kadar. Yemeğin ardından kahveler geldi. Kocaman salonda gözüm duvardaki tablolarla, yerdeki el işi büyük halılara takıldı. Kesinlikle her biri de çok güzeldi ve bir ‘sanat eseriydi.’

Biraz daha oturduk, konuştuk. Ardından istersem kalabileceğimi, beni misafir etmekten memnuniyet duyacaklarını söylediler. Yine de teşekkür edip Tahran’da kalmayacağımı, doğrudan İsfahan’a geçme niyetinde olduğumu söyledim. Daha o anda karar vermiştim. İsfahan’a gidecektim. Doğrusunu söylemek gerekirse, Tahran büyük şehir olmasından ve çok fazla kalabalık olmasından dolayı gözümde biraz büyüdü. Ama dönüş yolunda buraya kesinlikle zaman ayıracağıma dair kendi kendime söz verdim. Anne, oğul otogara kadar bana eşlik edip iyi yol dilekleri ile beni uğurladılar.

Yine gece yolculuğu yapacaktım. Bu benim için daha iyiydi. Hem otel parasından kurtuluyor hem de zamanı daha doğru değerlendirmiş oluyordum. Yol boyunca insanların dışarıda kapalı ve başlarını örterek dolaştığını ama evlerinin içinde ne denli farklı olduklarını düşünmeden edemedim. İnsanların nasıl yaşamaları gerektiği konusundaki baskıların ister mahalle baskısı kadar küçük ölçekte isterse devlet rejimi şeklinde büyük ölçekte de olsa ne kadar anlamsız ve de dar sınırlamalar olduğunu, düşünceye ve özgür seçimlere duyulan hoşgörüsüzlüğün cehaletten ve karanlıktan beslendiğini düşündüm. Ki şairleriyle, şiirleriyle, felsefesi ve gelmiş geçmiş tarihi, kültürel zenginlikleri ve bitmek tükenmek bilmeyen derin yaşanmışlıklarıyla anılan bu topraklardan bahsedersek, sanki tüm bunların hiç yaşanmamış olduğunu varsayan ve üstünü başka şeylerle örtmeye çalışan anlayışa ne söylemek gerektiğini doğrusu bilemedim. Söylenecek çok şey vardı ama belki de şairler bile susmuştu, susturulmuştu artık.

Yine de Tebrizli Şems, Firdevsi, Hayyam, Şehriyar ve daha niceleri daha nice zamanlara da yeterdi. Var olan, var olmuş hiçbir şey susturulamaz, yok edilemezdi; ruh yok edilemezdi, edilememişti de…

Previous:

Kalbim Tebriz’de Kaldı

Next:

Dünyanın Ortası İsfahan

You may also like

Post a new comment