Geri Dönüş Yolu

09 Ağustos of 2011 by

Varanasi, Hindistan, 19 Ocak’07

Nepal’den tekrar Gorakhpur’a girişim, geri dönüş yolunun da ilk adımıydı aynı zamanda. Şimdiye dek hiç cebimdeki parayı düşünmedim, her zaman yeteri kadar param var hissi bu ana dek benimleydi. Para umurumda da değildi. Zaten para icat olmuş, mertlik de bozulmuştu!

Yine de madem para vardı, dünya kapitalist sistemin kuklası olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyordu, benim gibiler de bu sistemin içinde kendini sudan çıkmış balık gibi hissedecek ve kendini suya atmak, yaşama atmak, nefes almak için bulunduğu durumları, şartları sorgulayarak yoluna devam edecekti. Teslim olmak yoktu; teslim olmak demek ‘ölmek’ demekti. Bir tarafım bu duruma tiksinti duyarken diğer tarafım her şeyin bir araç olduğunu tekrarlıyordu kendi kendine. Doğu’yu bu bakımdan çok seviyordum. Henüz her şey para değildi, ikram vardı, üretim vardı, doğu insanının saflığı hala daha bozulmamıştı.

Tren hareket ederken Gorakhpur’dan Varanasi’ye doğru, işte yine Hindistan’daydım. Göz alabildiğince geniş tarlalar içimi ferahlattı, ardından içimdeki yabansı his dağıldı ve normale döndüm. Trende benim bulunduğum kompartımanda bakıştık, bir sürü insanla yine. Arada gülümsedik, arada kaçamak bakışlar bıraktık birbirimizin üzerinde. Derken olduğum yere çöktüm. Çantamdaki bisküviyi çıkardım. Önce bana yakın olan herkesle paylaştım, kalanı da kendim yedim. Açlığım biraz gitmiş gibiydi. İstediğim yorgunluğumun da gitmesiydi. Benim gibi salt bir yerler görmek adına yola düşmeyen insanlar için düşüncenin eşliği, sorgulamaların eşliği ve değerlendirmelerin eşliği yorgun düşürüyordu insanı!

Trenden indiğimde bir rikşaya atlayıp eski şehrin yolunu tuttum. Yolda insanların, trafiğin ne kadar karmaşık ve kalabalık olduğu gözümden kaçmadı. Bir an önce sakin bir yer bulmalı ve yerleşmeliydim. Vakit gece yarısına doğruydu ve karanlıkta sağlıklı bir yer bulmak bazen zor olabiliyordu. Pazaryeri gibi bir yerde indirdi beni rikşacı. Bulunduğum yer şehrin eski bölümüydü. Daracık sokaklarından rikşayla geçerken çok eskilerden gelen bir hissediş tarafından kuşatıldım. İlk defa geldiğim yerlerde bu etkiyi asla kaçırmam, zira bir yerin üzerimde bıraktığı etki her zaman o yerin kendine özel ve diğerine benzemeyen halini yansıtır aynı zamanda. Bunun da tıpkı insanlar ve hayvanlar gibi karakteristik benzersizlikleri vardır…

İndiğim yerde bir gruba rast geldim. İşte yine birileri bana fener oluyordu, içten içe sevindim. Om guest house adında bir yere gittik hep birlikte. Ganj Nehri’ni yandan görüyor. Ve Ganj’a giden ghatlara* yakın. Odama yerleşip sabaha kadar sürecek bir uykuya kendimi bırakmadan önce, Ganj’ı düşündüm. Hindular için önemini ama tüm bunlardan ziyade Hintliler için suyun her yerde her zamanda ne kadar kutsal olduğunu düşündüm ve onların suya gösterdikleri bu öneme saygı duydum. Su yaşamdı; hem fiziksel hem de ruhsal dünyada binlerce faydası vardı. Şu anda Ganj’a yakın olmak ve aynı zamanda Hindistan’ın hatta dünyanın en eski yerleşimlerinden birinde olmak, içimdeki heyecanı daha da büyütüyordu. Varanasi, bu açıdan önemli bir duraktı. Burada Hintlileri, kültürlerini hem daha iyi tanıma imkânı bulacağımdan hem de dünyanın bu en eski şehirlerinden birinin içinde, sokaklarında dolaşırken yeni yeni şeyler fark edeceğimden de emindim.

*ghat: Ganj Nehri’nden şehre çıkan merdivenlerin her bir basamağına verilen ad. Bu basamaklardan nehre inilirken aynı anda da şehre çıkılır.

 

Previous:

Buda Yüzü

Next:

Ölü Yakma Törenleri

You may also like

Post a new comment