Gidişe Doğru

10 Eylül of 2011 by

10 Şubat’07, Quetta, Pakistan

Ertesi gün gidişe doğru uyandım yine. İçimde kalmak isteyen yandan ziyade gitmek isteyen yan daha güçlüydü artık. İçinde bulunduğum yaşam biçimleri, düşünce tarz ve adetleri bakıp da görebildiklerim arasındaysa eğer gördüklerim çok da kalmanın bir anlamı olmadığını söylüyordu. İnsan her yerde aynı insandı; görünen şeklin, kıyafetlerin, törelerin ötesinde aynı şey vardı; hem özgün hem de çürük yan. İkisini de görebiliyordum.

Kimileri her şeyin içinde ‘kendi gibi olabilmesi’nin önemini ve değerini fark etmiş, o yolun izini sürüyor, kimileri de çoktan vazgeçmiş, kendini toplumun kucağına bırakıyordu. İşte bu seçimdi. Arada kalanlar da vardı. Gidip gelenler, anlamaya çalışıp da anlayamayanlar, neyin içinde olduğunu göremeyenler de vardı. Herkes kendi evrim yolculuğunda yürüyordu. Kaybolmak ya da yolu bulmak; yaşama ve ölüme giden yolu belirliyordu aslında…

Basit yaşamak, sade yaşamak güzeldi ve gördüklerim içimde bir yere dokunuyordu ama böylesi değildi. Gördüklerimi kıyaslamıyordum ama salt ‘doğru’ ya da ‘ yanlış’ olmadıklarını da anlayabiliyordum. Bir şeylerin içinde tutularak, kendi aklının ve duygularının sahibi olmaksızın, yönlendirmelerle yaşayan insanların yaşamlarının içindeki basit ve sade yan da ‘işte budur’ dedirtmiyordu insana. Kimi örnek alsam diye bir bakış da yoktu. Örnek alınacak hiç kimse ya da durum yoktu. İnsanın kendi doğasına uyan ya da uymayanlar vardı. Ve bir insanın kendine karşı sorumluluğu işte o yolu bulmaktı…

Kafam rahat değildi aslında. Geçip gittiğim her yerden maksimum etkiler almak benim seçimim değildi belki de. Ama benim doğam böyleydi. Bana ulaşan her etki içimde bir değerlendirmeyle birlikte benliğime kaydoluyordu ve bunu farkındalıklarıma katıyordu. Bu bazen yorucu olabiliyor, öylesine dolaşmak ya da hissetmek istiyordum. Belki de bir gün kendi doğamdan kaçamayacağımı, onun varlığıma yüklediklerini yaşamıma yansıtacak bir yol bulmam gerektiğini anlayana dek bu kafamı meşgul etmeye devam edecekti…

Otobüsün kalkışına kadar birlikteydik. İyi dileklerini, misafirperverliklerinin ruhuma kattığı etkileri de yanıma alıp ayrılırken yanlarından, içimden bir hüzün de aynı anda bu vedaya eşlik etti. Garipti. Gitgide daha çok anlıyordum; aslında herkeste benden bir parça vardı, bende de herkesten bir parça…

Anlayış büyüdükçe insan her şeyin ‘bir’ olduğunu, bir bütünün unutulmuş parçaları olduğunu daha iyi anlıyordu. İnsan kendini unuttuğu yaşamlardan, kendini hatırladığı yaşamlara doğru salınırken aynı anda da bütünün içine doğru çekiliyordu. Ayrılık düşüncelerdeydi, zihindeydi. Sessizlikte her şey birdi. Her şey olması gerektiği yerdeydi. Arayış denen meşhur iz sürücü de bunun için gerekliydi belki de. Onca karmaşanın içinden insanın kendini bulması kendini kaybetmesinden sonra başlıyordu. İnsan o izi sürerken bir gün bir yerde ansızın kendiyle karşılaşabiliyordu!

Otobüse bindiğimde içimde bir diyalog vardı. Kendi kendimle konuşan ve kendini hisseden bir yan vardı. Arkada bıraktığım ise insanlar değil, eskiyen, taşımama gerek kalmayan, yenilenmeyen ve bırakmak durumunda olduğum parçalardı. Kendimi bırakıyordum, her durakta kendimi bulduğum, bulacağım tarafa daha çok yer açmak için…

Otobüs Taftan Çölü’ne doğru girerken, ben sadece ben değildim; benden iki parça vardı. Bunlar; kalan ve giden yanımdı, çoğalan ve azalan yanım…

 

Previous:

Alauwedi’nin Karısı

Next:

Taftan Çölü’nde Rastlantının Böylesi

You may also like

Post a new comment