Gobi Çölü’ne Doğru

20 Ocak of 2011 by

Ulanbator’dan başlayıp dönen kırmızı noktalı çizgi – yol, yüzde yüz doğru olmayabilir. Özellikle Güney Gobi’de bize işaret verecek haritaya geçecek yol koy kasaba olmadığı için tahmini güzergâh biraz düz biraz eğri böyle bir rotaydı iste…

Nasıl olsa dönüş noktam olacağından, başkent Ulanbator’un kalan gezilesi yerlerini alışverişi eğlenceyi gezimin sonuna bırakarak üç günden sonra Gobi’ye açılma planlarına geçtim.  Zaten hangi şehirde olursam olayım bir kaç günden sonra şehir dışına çıkma isteği beni sarar. Bana göre birçok şehir beş aşağı beş yukarı bir süre sonra aynı tat verir. Güzelliklerinin yanında trafik, kalabalık, aradığınız konfor ve çeşitlilik, her şeyin elinizin altında olması gibi. Bu kolay, ülkelerin farklı doğasına yaşayışlarına şahit olacağım yerleri bulmak beni daha çok cezbeder.

Önce şunu söylemeliyim. Ulanbator’dan ülkenin diğer bölümlerine kış aylarında gitmek o kadar kolay değil. Birincisi yol sistemi ve servis ağı az.  Yani bir otobüse atlayıp gidemiyorsunuz. Orta Moğolistan ve Gobi’nin bakır, sessiz uçsuz bucaksız köşelerine ancak organizasyonlu tur veya özel taşıt + rehberi bularak gitmelisiniz. Kış aylarında paket turlar hemen hemen hiç yok. Gezgin sayısı da az olunca biraz sabırla bekleyip grup oluşturma yoluna gidilmeli veya özel taşıtla tek yapmanız gerekir ki buda pahalıya patlar.

Yaz – kış oldukça popüler olan şehrin tam merkezindeki Golden Gobi guesthouse uğrayıp Gobi’ye herhangi bir tur olup olmadığını sordum. Onlarda bana, orada kalan bir Hollandalı çiftin de aynı şeyi yapmak istediğini ancak bir iki kişi daha toplamazlarsa bu tur fiyatının yüksek olacağını söylediler. Gidecek olan çiftle tanıştım.

İlk karşılaşmada Elise ve Marijn’in çok şeker insanlar olduğunu seziverdim.  30’larinda olan bu güzel çift bir yıl önce Hollanda’da işlerini bırakıp tam 12 aylık bir seyahate çıkmışlardı. Burası gezilerinin sonu idi. Bakın bu konu çok önemli. 12 gün boyunca aynı taşıtta ve aynı ger çadırında kalacağınız kişilerle frekansınız ve diliniz tutmazsa sizi irite edebilir. Tur boyunca mızmızlanan bir çiftle gezmek hiç hoş olmayabilir. Seyahatinize bulanıklık katabilir. Bu çifte duyduğum ilk sempatide yanılmamıştım seyahatimiz boyunca güzel paylaşım yanında benzer pencerelerden bakış açımız aynı şeylere gülüp, üzüldüğümüz, sempati duyduğumuz ortak sımsıcak anlar yasadık.  Şimdi onlar benim güzel dostlarım ve hiç gelmedikleri ülkemize gelmek için can atıyorlar. Bir gün kapımı çalacaklarında eminim.

Bu çiftle yolculuğu organize ederken aldığımız bir duyumla İsveç-Norveçli 20’li yaşlarda genç bir çiftin de bu turun ilk 3 gününe katılmak istediğini öğrendik ve onların kaldığı pansiyona gidip teklifimizi sunduk. Onlarda gayet memnun bize katıldı. Tur içinde istediğimiz taban fiyatı bulunca programı yapıp ertesi günü için yola çıkma kararı aldık. Takımda fena değildi. 20’li, 30’lu, benimle 40’li yaş çeşitliliğini tamamladık! (var mı artıran, 50’li de istiyoruz!!!).

Gitmeden önce ısının  -20 C ve altında olacağını biliyorduk. Bize gereken sıcak uyku tulumlarını ayaklarımıza giyeceğimiz keçe botları teslim ettiler.  Sıcak tutan şapka eldiven gibi şeyleri unutmamamızı tembihlediler. Yola çıkacağımız sabah toplantı noktasına geldiğimizde rehberimiz Chaana ve şoförümüz Siren taşıta sebze, meyve, et, ekmek gibi şeylerle dolu kutuları yerleştiriyorlardı.  Bu yiyecekler ger – Yörük çadırlarında kalacağımız ailelerin stoklarını kullanmamak ve genelde et ve hamur ağırlıklı yemek kültürlerinden çıkabilecek yakınmalarımıza sebebiyet vermemek için yapılıyormuş. Evet, bunu gördüm gerçekten. Bomboş bozkırlardaki yeme – içme çeşidi limitli Yörüklerin hayvan stoklarından et, süt, hamur ağırlıklı kültürleri, daha doğrusu ellerindekilere adapteli yeme kültürleri var, çok da sağlam yapıda ve sağlıklılar.

Ger = Koyunyününden yapılma tek odadan ibaret yuvarlak, sökülüp – taşınması,  tekrar kurulması kolay Moğol Yörük çadırı. Batı’da yaşayan Kazaklar aynı şeyi yurt diye adlandırıyor.

‘Ger’den, ‘ger’e 12 gün

1.200 kilometrelik çember rotamız, başkentin doğusuna çıkışla başladı. İki saat sonra Lun’da yemek molasına kadar taşıtta ilk binişimizden itibaren hepimizin ayakları çok üşüyordu. Montlar, eldivenlerle oturuyorduk, birbirimizi iyi tanımadığımızdan mı ne önce bu konuda bir şey söylememiştik. Sanki tek üşüyen olmaktan çekinmiş gibi, yemek molasında tabak dolusu sebzeli, etli erişte yemeğimizi yerken, tabii ki olmazsa olmaz sütlü çaylarda gelince, ısınmaya başlayan ayaklarımızı konuştuk, hatta gülüştük. Rehberimiz keçe botlarınızı giyin dedi ve yemek molasından sonra önce ayakları soğuk botlarımızdan çıkarıp ovuşturarak ısıtıp keçe botları geçirdik. İnanın o andan sonra yatak hariç, o sımsıcak tutan botları ayağımdan hiç çıkarmadım.

Lun’daki kısa molamızdan sonra asfalt yol bitti iste gezi boyunca gidilecek düzene geçtik. Toprak bir izlekten ibaret yolumuz kurak olmazsa bata çıka gidilecek yollar. Zaman zaman tuvalet için mola verdiğimizde bu açık bozkırlarda erkekleri taşıtın bir tarafına bayanları da diğer tarafına taksim ederek soğuklarda popoları serinleterek hallettik.

Arada ufak tepelerin donmuş derelerin, koyun keçi inek at sürülerinin bozkırlarda özgürce otlayarak dağılımlarını, önümüzde süzülerek uçan kartalların kanatlarını çırpışını izleyerek yol sürüyordu. Herkesin bu bozkırların ufuklarına dalmış kendi dünyası ile o an arasında gidip geldiği kesindi.

Arada bir şoförümüze fotoğraf çekimi için durmasını soruyorduk. Dışarı çıkmak güzel ama uzun sure soğukta ellerimiz fotoğraf makinesinde kalamıyor.  Eldivenler çıkınca esen rüzgâr ve soğuk hemen kemiklerinize işliyordu. İlk günümüz çoğunlukla taşıtın içinde geçti. Buna rağmen günün sonunda kendimizi yorgun hissetmiştik.

Aksam üzeri konaklayacağımız ilk Yörük ailemize geldik. Yan yana iki ger bizim olan daha az mobilyalı kenarlarına sıralanmış tek kişilik divanlarımız ortada küçük masa ve sobadan ibaret. Kullandıkları tek ampul ve siyah beyaz tv için elektrik sağlayan güneş sistemi çadır önlerinde kapı başında.  Bu Yörükler dünyamıza, doğaya en minimum zararı veren yaşam tarzlarıyla gıpta edilecek düzeydeler. Bu bozkırlarda turist ağırlama işini yapan birçok Yörük aile var. Bu ekstra gelirleri. Söylendiğine göre yazın turistler için kurulan ger kampları yetmeyince bu ailelerde kalınıyormuş. Bu mevsimde ise bütün turistik ger kampları kapalı. Daha doğrusu çadırlarını toplanmış gördük. Sadece çadırın zemin yerleri belli oluyordu ki bunların bazılarına maalesef beton taban dökülmüştü. Hâlbuki yerlisi asla böyle yapmıyor. Turistlerin ve kamplarının kurulu olmasına hiç de üzülmedim. Biz has olanda kaliyorduk ve tüm bozkırlar ait oldukları insanlarıyla baş başa idi. Bizde kısa bir süre bunun bir parçası olduk, bu ne güzel bir ayrıcalıktı.

Bu ilk ger yaşlı dede, nine, kızı, damadı ve iki çocuklu bir aileydi. Sıradağ eteğinde küçük bir kayalığın eşiğine kurulmuş nispeten daha az rüzgâr alan, kışlık yaşam bölgeleri imiş. Yazın ger çadırlarını 10 -15 km ilerde nehre yakın bir yere kurarlarmış. Gere varır varmaz önce bizi kendi gerlerine aldılar. Elimize birer küçük porselen kâselerde sütlü, tuzlu çaylarını kurabiyelerini ikram ettiler. Bu arada genç olan bayan bizim kalacağımız gerin sobasını bir güzel yakmış. İlk anda eşyalarımızı bırakmak için girdiğimizde buz gibi olan çadırımız, biz onların yuvasında çaylarımızı yudumlarken çadırımızda hamam gibi olmuştu.

Hava soğuk olunca kısa aralıklarla dışarıda durabiliyorduk. İster istemez dinlenme anlarını çadırda geçiriyorsunuz. Isınan gerde üzerimizdekileri birer birer çıkardık, gevşedik. Herkes kendini yataklara atıverdi. Kimi eşyasını açtı, kimi günlüğünü yazdı, kimi kitabini eline alıp uzandı. Rehberimizde bir yandan akşam yemeğimiz için sebze ve etleri doğruyordu. Sobanın üstünde fokurdayan bir tencere… Bu ne güzel bir keyifti…

Yaşlı teyze arada bir içeri girip sobaya tezek atıyordu. Kendisine biz atarız dedik.  Rahatsızlık hissettiğimizden falan değil kadıncağızın zahmetine üzüldüğümüzden.

Tezek konusuna da açıklama getireyim. Bu bizim Anadolu’daki gibi samanla harmanlanıp şekil verilip kurutulan cinsten değil.  Tamamen inegin, yak öküzünün, devenin, atın ve koyunun otladıkları bozkırlara bedenlerinden nasıl çıktıysa o şekildeki atıkları. Kuruyunca bozkırlardan öbek öbek toplanıyor. Sonra bu topladıkları yerden, yerine göre devenin, atın, öküzün veya motosikletin üzerinde çadırlarının yanına kömür gibi yığıyorlar. Bunu ısınma, yemek, ekmek pişirme işinde kullanıyorlar. Tek yakıtları yani.

Ger, Yörük yaşamı, düzeni, nasıl kullanıldığını, yabancı misafirlerin dikkat etmesi gereken püf noktalarını. Nasıl davranması gerektiğini, gerde nerede oturulması vs gibi tarz ve kurallarını ayrı bir konu olarak açıklayıp kareleyeceğim.

Gere sağılmak ve ağlayan buzakların açlıklarını dindirmek için yaslı amcanın, atını hazırlayıp, genç delikanlı çevikliğiyle atlayıp, uzakta minik bir nokta gibi görünen 10 kadar ineği geri getirmesini izledim.  Tabi o uzaklardan gidip gelene kadar kareleri yakalamak aynı zamanda da bu günlük göreve şahit olmak için beklerken arada bir gerin o minik renkli kapısından içeri girip-çıkıp ısınarak yapabildim.

Tüm Gobi, gezimde çoğunlukla bize ayrı bir ger taksim edilse de ailenin gerine girip onların yanında oturup izlemeyi ve sohbeti tercih ettim. Bunu Hollandalı arkadaşlarımda seviyorlardı. Onlarla kaynaşırken neler neler öğrendik. O akşamda yemekten once beraber oturup hem günlük hayatlarını bu çadırda nasıl geçirdiklerini izledim hem de fotoğraflarla kareledim.  Fotoğraf çekerken mutlaka izin alınmalı. Genelde istemiyorlar. Turistleri ağırlayan aileler buna alışık ancak özellikle küçük kasabalarda sokaklarda çekerseniz kızıyorlar. Arkalarını dönüyorlar. Buna karşın bozkırlardaki Yörükler daha toleranslı ve alışık.

O akşamüstü hafif yükseklikteki çadırımızdan gözümüzün alabildiğine uzanan bozkırların akşam güneşi ışıkları altında sarı altın gibi parıldadığını sımsıcak duygularla ve huzurla izledim. Bu ne güzel bir manzaraydı. Ardından o gece dışarı çıkıp baktığım gökyüzünde dolunayı da görünce… Bir çıt sesi bile yoktu. Müthiş bir sessizlik. Bu kadar da sessizlik bıktırır diyebilirsiniz ama ben bu huzuru tadabilmek için oradaydim. Hayatta her şeye arada bir mola vermek gerektiğini düşünenlerdenim. Bir tek kuru otun bu bozkırlardaki hayati önemini anladım, ay ışığında bile sarı rengiyle pırıl pırıl parlayan kuru otlar bozkırlardaki hayatlara hayat verendi. Bu görüntüyü ve temiz soğuk havayı ciğerlerime çekip bu ana şahit olmanın keyfini kendime tekrarladım. Bu gerçekten huzur idi. Gezi boyunca sevgili Hollandalı iki dostumla da hep aynı şeyi konuştuk. Kendi kendimize bu yollara düştüğümüz için teşekkür ettiğimizi söylemekten keyif duyuyorum.

Ben ve Hollandalı çift, deve turunu gezimizin uzayan günlerinde Güney Gobi’de yapacaktık. Grubumuzdan erken ayrılacak diğer çift iki saatlik deve turunu ilk günün sonunda yaptılar.

Hava karardıkça daha da soğumuştu. Bu iki arkadaş çok üşüyordu. Aile uzun mantoları (-del- deniyor bunlara) getirip bu kişilere giyinmesinde yârdim etti. Başlarına da devetüyünden yapılmış şapkaları, eldivenleri verdiler ve memnunca yaslı amcayı takip ederek bozkırlara doğru cıktılar. Döndüklerinde sorduğumuzda ise gülen gözle sadece yüzlerinin üşüdüğünü ima ettiler. Eee! Ne derler ‘Roma’da iken Romalılar gibi ol.’ Burası da Moğolistan. Burada del manto ve keçe botlar giyinilir!

O akşam rehberimiz Chaana, bize sobanın basında yemekler hazırladı sebzeli etli taze yapılma erişte ve salata, ardından çukulatalı bisküvi. Her çadıra varışta ilk iş sobada koca bir tencere ısıtılıp termoslar hazırlanan sıcak su paket çayımızın,  kahvemizin olduğu piknik kutuda minik masanın üstünde bize amade bekler idi.

O aksam, ilk günün şoku ve üşüyen bedenlerimizin sıcacık gerde mayışmasıyla sobada çatırdayan ateşin sesiyle esliğinde herkes erkenden hazırlanıp kendini yatağa attı. Kafa lambaları altında sükûnetle kitaplarımızı okumanın sessizliğiyle uykuya daldık.

Sabahın erken saatlerinde 06.30’da, Chaana’nın sobayı hazırlama tıkırtısına uyandığımda ger buz gibiydi. Zaten o gece soba sönünce sabaha karşı iyice soğuyan yatağımda üşüyünce kalkıp çorap kazak ne bulursam giyinip tekrar tulumuma girmiştim. Buna rağmen yinede üşümüştüm. Sonraki günlerde buna çare bulduk. Ekstra battaniyeyi tulumun üzerine atıyor, üşüyen kulak, burun için de kafamı tulumun içine sokarak hallediyordum. Marijn ve Elise çifti aksine hiç üşümemişti. Nedeni ise bu ülkeye gelmeden önce Çin’den – 20 C’ye dayanan uyku tulumları almışlardı. Diğer çift ise tamamen hazırlıksızdı. Çünkü onlarında geri kalan seyahatleri sıcak Güney Asya ülkelerine olacaktı. Fazla eşya taşımamak uğrunaydı. Biraz üşümüşlerdi ama genç âşıklar bir yatağa geçip birbirlerini ısıtmışlardı.

Sabah rehberimizin hazırladığı güzel bir kahvaltıdan sonra siyah ekmek, reçel, tereyağı, kahve ve omlet ki bu tipik bir Moğol kahvaltısı değildi. Daha sonraları bize örnekleri sunuldu. Sabah0 8.30 gibi yavaş yavaş tulumlarımızı katlayıp dağıttığımız eşyalarımız toplayıp sırt çantalarımızı tıkıştırıp taşıtın içine doluştuk. Bu arada soforumuz Siren soğukta mızırdanan aracı çalıştırmakla meşguldü.  Aileye hoş çakal deyip bozkırlara uzanan görünen tek yolu takibe,  başka bir güne başka bir sayfaya açıldık.

Previous:

Cengiz Kaan’nın Çocukları

Next:

Atların Efendileri

You may also like

Post a new comment