Halid’in Çadırı

26 Mart of 2011 by

17 Şubat 2009, Palmyra, Suriye.

Yolculuk rüzgârının Mir ve Sania ile beni Tudmor’a doğru sürüklemesine izin verdim. Ne zaman nereye gideceğime ve ne yapacağıma dair bir bilinmezin içinde olmanın tadıyla bir akşamüstü tekrar Sahra`ya doğru yol alırken aklımda sadece Halid’in çadırına gitmek var…

Doğruca önceden bildiğim Tradational Palmyra Restaurant’ın yolunu tuttuk. Geleneksel Bedevi yemeği ‘maslaf’ı sipariş edip masaya oturduk. Mir tam bir pilav hastası. Yemeğe bayıldı. Maslaf tavuklu pilav, içinde bezelye olduğu halde servis ediliyor. Karnımızı doyurup çantaları da gece boyunca emanet etmek üzere bırakıp çölün yolunu tuttuk. Bu sefer kararlıyım, çadırı bulacağım. Nitekim elimle koymuş gibi buldum. Halid’in karısı Nejud, köpeğin havlamasıyla dışarı çıktı, feneri tutunca bizi fark etti. Sarıldık, tek kelime konuşamıyor oluşumuz ikimizin de umurunda değil zira aramızda kurulan köprüden her birimiz dilin icabetine gerek kalmaksızın anlaşıyoruz. Kalpten kalbe yol gider misali…

Derken Halid geldi. Öyle güzeller ki öyle saf insanlar ki onları izlemeye, gülümseyişlerini görmeye doyum olmuyor. Hemen bir çay koydular. 3 kişiyiz, ufacık çadır, niyetimizden haberleri yok ama o kadar eminim ki burada uyuyacağımızdan. Derken niyetimi anlattım. Uyuma hareketi yapıp burada işaretini de ekledim, üç kişi olduğumuzu sırayla belirttim, derken izini kopardık. Halid başının üstünü gösterdi…

Gidip bebekler için bir şeyler aldık, hurmacı Abid’e uğradık, önceden hatırladığım ve beni hatırlayan herkesle selamlaştık. Bazılarının ricasını kıramayıp çaylarını içtik. Keyfimiz yerinde, Mir ve Sania da çok heyecanlandı, çadırda uyuma fikrine bütün yürekleriyle katıldılar…

O arada Halid’le üç beş  kelime ederiz gibilerinden Hazım’ı da yanımıza aldık. Hazım bir lokantada çalışıyor, Halid’le beni o tanıştırmıştı, ricamızı kırmayıp bize eşlik etti. Ayışığı, yıldızlar yolu aydınlatadursun, gecenin karanlığında ışıklandırılmış antik şehrin içinden yürümek de bir başka güzel oldu doğrusu. Çadırdayız. Bu anı o kadar çok istemiştim ki şu anda içinde olmanın verdiği mutluluk tarif edemeyeceğim türden…

Gece yarısına kadar gaz lambasının ışığında oturduk. Çocuklarla oynadık, kâh sustuk, kâh güldük. Onlarla susmak da çok güzel doğrusu. Her birimiz susunca konuşan şey birbirimizi birbirimize daha da çok yaklaştırıyor; dostluğun sıcaklığı her bir yanımızı sarıyor…

Çay, kahve, çay, kahve derken aklıma bizim Fatma Hanım’ın eşi geldi, beni bir gülme tuttu. Adam çaycı olmasına rağmen eve gelmeden önce her akşam karısını arar, “hanım çayı hazırla birazdan geliyorum” dermiş. Fatma Hanım “bıktım bu adamın çayından” derdi hep. Halid’de Hazım geceden ayrılıp evine gidince konuşacak durum da olmayınca muhabbeti ikide birde çayla demlemeye çalışıyor. Bizi rahat ettirmek için ona çay can simidi oluyor. Arada Mir`in galebiyesine* takılıyoruz, zira onu gören Pakistanlı mısın diye soruyor…

Yavaş yavaş çocuklar uyuyunca zaten sessiz olan ortam hepten sessizleşti, yataklar serildi, hepimiz dizildik. Arada bir dışarı çıkıp gecenin güzelliğine bakalım diyoruz ama dışarısı soğuk. Öyle durulacak gibi değil. Halid motoruyla çıkıp arada bir etrafı kolaçan edip geliyor. Gece etrafın güvenliğini sağlamak üzere görevli olduğunu öğreniyoruz.

Uyumak üzere uzanıyoruz. Rüzgâr ara ara esip çadırın içeri bakan tarafını havalandırıyor. Burnuma mis gibi rüzgârın kokusu geliyor, bir taraftan çıtır çıtır yanan odun sesi, gaz lambasının kısık ateşinde oynayan gölgelerin görüntüleri, uyuyamıyorum. Öyle güzel ki…

Nice sonra dalmışım, bir ara ağlama sesi duydum, ufaklıklardan biri kalktı, bizim tarafa doğru geldi. Göz göze geldik. Sonra yakınıma geldi, baktı, baktı, yorganı açıp içine girdi. Bana sarılıp uyudu; inanamadım. O uyanmasın da öylece hiç kıpırdamadan yattım. Sabah sobanın sesiyle uyandım. Halid sobaya odun atıyordu. Gülümseyerek ”sabah el keir” dedi, “sabah el keir” dedim…

Saat 05.00, gün daha doğmadı. Kalktım. Mir ile Sania uyuyor. Nejud da kalktı. Gün doğmasına yakın Mir’i uyandırdım, Sania da peşinden kalktı. Ortalığı toparlayıp sobanın başına dizildik. Gün doğumunu izleyip ardından Nejud’a kahvaltı için yardıma gittim. Bedevilerin sabah gün doğmadan önce uyandıklarını duymuştum, duymasına da bu anda onlarla olmak, yaşamlarına kısacıkta olsa konuk olmak doğrusu benim için çok özel anlardan biri…

Gün doğmadan önce uyanmak… Denir ki gün doğumu ve gün batımı enerjinin en yüksek olduğu iki andır. Ve eski insanlar bunu bilirler, mutlaka gün doğmadan önce uyanırlardı…

Güzel bir kahvaltının ardından aklımızda ve gönlümüzde Halid’in misafirperverliği kaldığı halde kucaklaşıp oradan ayrıldık…

*Galebiye; erkeklerin giydiği uzun entari

Previous:

Kırmızı Şalvar

Next:

Haleb Yolunda

You may also like

Post a new comment