Hayalet Tren

14 Haziran of 2011 by

Ambala 30 Kasım’06

Alex, yanlarında taşıdıkları kahve makinesinde özenle yaptığı kahveden ikram ettiğinde tren saati yaklaşıyordu. Saat 5’e doğru gelirken yol üstündeki satıcılardan şeker patates alıp ağzımızı tatlandırdıktan sonra tam 5’te istasyondaydık. Yan yana sıralanmış kapılar arasında bizim treni soracak muhatap aramaya başladık. Doğru yerde durup durmadığımızdan emin olmamız gerekti.


Sorduğumuz sorulara doğru dürüst cevap alamayınca bileti göstererek denedik bu sefer. Aldığımız cevap bir kafa sallama işaretiyle kaldı. Doğru odayı bulup treni beklemeye koyulduk. Yarım saati geçtiğinde tren hala gelmemişti. Uyku yavaş yavaş gözkapaklarımızı ağırlaştırmaya başlamıştı. Trenin neden geciktiğini sormak faydasızdı, beklemekten başka çare yoktu. Arada geçen güvenlik görevlisi de gecikmenin buralarda normal olduğunu söylediğinde biraz rahatlayabildik.

Bir saat geçti. Artık Natasha da ben de uykuya yenik düşecek kadar sallanmaya başlamıştık. Ben nöbetleşe uyumayı önerdim. Tamam dediler. Biz yere matları serip vurduk kafayı, yattık. Alex treni beklemeye devam etti. Ben bir ara uyandığımda saat 07.30 olmuştu. Trenin geleceğinden umudu yavaş yavaş kesmeye başladık. Alex’e biraz uyumasını önerdim, bu sefer ben bekleyecektim. Natasha hala mışıl mışıl uyuyordu. Ona şöyle bir baktım. Çoğu insanın ‘rezillik’ diye tabir edeceği şartlarda hiç de mutsuz görünmüyordu…

Kendime dönüp baktım. Uslu ve yavaş gibi duran dış görüntümün aksine içim hep hareketli, hep hayallerimin peşinde olan, içten içe inandığım izlerin peşinden gitmeyi hiçbir zaman bırakmayan, bırakamayan biriydim. Benim tatil anlayışım da zaten hiçbir zaman yıldızlı oteller, programlı paketler, kalabalık gruplar olmamıştı. Kafama göre takılan, istediğim yönde ve zamanda hareket etmeyi her zaman tercih eden, maceranın ucundan, kıyısından geçerek ortasına yol almayı düşleyen biriydim. Ne zaman nerede olacağı, ne yapacağı belli olmayanlardan…

Biricik Murti’nin deyimiyle ‘silahsız ve tehlikeliydim.’ Şimdi burada olsaydı diye düşündüm. Ve ardından onun gecenin bir vakti sokaklarda asla kalmayı tercih etmeyeceğini, trenlerde, otobüslerde, onca kalabalığın içinde benim gibi maceraya atılmayı istemeyeceğini hatırladım. Belki de gelirdi. Bilmiyordum. Yine de içimden onun yanında olmayı isteyen yanımla şu an bulunduğum yerde olan yanım arasındaki uçurum, benim iç dünyamı sallayan depremle aynıydı. İçimde bir deprem olmuştu ve bir şeyler benim bile tahmin edemeyeceğim şiddette değişmişti. Doğrusu yollarda olan yanıma rağmen olanı biteni hala anlamaya, yaralarımı sarmaya çalışıyordum…

Saat 09.00’a geldiğinde trenden hala eser yoktu. Beklemekte olduğumuz tren bir hayalet tren miydi diye düşünmeden edemedim. Alex güldü. Natasha hala uyuyordu. Derken 09.30’ta duyduğumuz bir sesle hepimiz sesin geldiği raylara doğru başımızı çevirdik. Nihayet hayalet trenimiz görünmüştü. Beklediğimiz trenin o olup olmadığını tekrar kontrol ettikten sonra çantaları sırtlandığımız gibi açılacak kapılara doğru yürümeye koyulduk. Biz yürürken onca kalabalığın koşarak kapı girişlerine istiflenmesine bir anlam veremedik. Açılan kapılardan giren insan yığınları karşısında doğrusu şaşkındık. Esas soru şuydu; bu kalabalığın içine nasıl girecektik? Çok zor oldu. Milim milim ilerleyerek yukarı adımımızı atabildik. Birbirimizin arkasında kalmaya çalışıyorduk. Hiç ilerleyemeden orada öylece kaldık bir süre. İçime bir darlık geldi, kalbimin üstünde durdu. Bir an çıldıracağımı bile düşündüm. Ve o an karar verdim. Trenden inecektim. Alex ve Natasha’ya trenden inmeye karar verdiğimi, bu şekilde asla seyahat edemeyeceğimi söyledikten sonra, yolu açmaları için insanlara rica ede ede güç bela indim trenden. Baktım onlar da indiler ardımdan. Sonradan anladık, turist bölümünden değil de normal yolcu bileti aldığımızı. Ve almış olduğumuz biletin oturup oturmayacağımız bile belli olmayan, yer bulursak oturabileceğimiz türden bilet olduğunu…

Kayıp bir gün müydü? Değildi! Bir deneyimdi. Ve o gece içinde pek çok duyguyu barındırması bakımından benim ruhumu beslemişti. Gördüğüm her şey bir şey anlatıyordu ve içinde güller açan bahçelerle birlikte bataklıklar da, akan suların yanında durgun sular da, dünyanın içindeydi. Ve belki de aslında gerçek neydi diye soran yanıma, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi öğreten bir tarafı da vardı tüm bu gördüklerimin. Belki de her şey kendi içinde hissettiği kadar işgal ediyordu olduğu yeri, belki de hiçbir şeyin bir anlamı yoktu; onca anlam arayan yanıma inatla bunu anlatmaya çalışıyor olabilir miydi tüm bu gördüklerim?

Yine de bildiğim bir şey vardı; orda oturmakta olan dilenci, kendini güçsüz, zayıf ve zavallı hissettiği için ordaydı; hayat zavallı, güçsüz ya da zayıf değildi. Yanlarından geçip gitmekte olanlar da içinde hissettikleri şey her neyse tam da ordaydılar ne fazla ne de eksik. Tüm bunlar yaşamı tanımlamıyordu. Her şey yaşamın içindeydi. Dünya denilen bu yerdeydi. Hepimiz aynı şeyin içindeydik. Hissettiklerimize göre yaşamda işgal ettiğimiz yer de yaşamın görünümü de değişiyordu…

Belki de insan denilen şey aslında inançlarının, beklentilerinin, duygu ve düşüncelerinin içinde kaybolmuş bir varlığın adına denen şeydi!

 

 

Previous:

Ambala’da Bir Gece

Next:

Bir Başka Ülkeye Doğru

You may also like

Post a new comment