Hayvanlar Konuşamaz Ama…

08 Eylül of 2011 by

Arabayla toprak bir yolda seyrediyoruz. Dağ yolunda bir köy yerleşimine yakın bir yerde küçük bir tepelik dikkatimizi çekiyor. Etrafı tel örgüyle çevrilmiş, tel örgünün içinde onlarca keçi. Kimi kül rengi, kimi siyah, kimi yaşlı, kimi çocuk daha. Biz oradan toz kaldırarak geçip giderken onların dikkatini çekmiş olmalıyız ki içlerinden en yaşlı olanı dikkatimi çekti.

Anlık bakışlarımız buluştu sanki. Ve yaşlı keçinin bize bakmasıyla beraber diğerleri de hep birlikte yönlerini bize doğru dönerek pür dikkat kesiliverdi. Görüntü ilginçti. Arabayı durdurduk. Aşağıya inip yanlarına gittik. Yaşlı keçi gözlerini ayırmadan bakmaya devam etti. Biz de ona baktık. Öylece bakıştık bir süre. Anlamaya çalışır gibiydi hali. Bir şey söylemeye çalışır gibi…

Motorla Olympos yolunda iniyorum. Yavaş gidiyorum. Motoru kapattım. Eğim yardım ediyor gidişime. Ve bir bukalemun gördüğümü sandım anlık. Durdum ve geri döndüm. Yolun ortasındaydı. Hareket ediyordu. Sevindim. Hemen onu alıp güvenli ormana bırakacağımı düşünerek sevindim. Yanına gittiğimde garip bir şekilde gövdesini yukarı doğru kaldırmaya çalıştığını gördüm. Kafasında kan izleri olduğunu görmek çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattı beni. Kan vardı ağzında, gözleri kapalıydı. Karnını yukarı çekmeye çalışıyordu. Hemen aldım, kenara koydum. Hiç kıpırdamadı uzunca bir süre. Ne yapacağımı bilmiyordum. Nefes alıyordu. Elini tuttum. O küçücük eliyle son gücünü de toparlayıp elimi tuttu. Ağlıyordum. Ondan bana gelen etki karışıktı. Enerjisini hissedebiliyordum. Karışık, ölümcül bir şey… Kuyruğuna baktım. Arka bacaklarında his kaybı vardı. Kımıldamıyorlardı. Sağlıklı hali geldi gözümün önüne. Şimdi iyi olsa kuyruğunu elime dolardı diye düşünmeden edemedim. Gözleri bir o yana bir bu yana bakarken çok yavaş hareketleri hayranlık uyandırırdı bende. O ise ölmek üzereydi. Vücudunda bir yara yoktu. Ona çarpan her neyse başına darbe vermişti. Bir süre daha geçti öylece. Elini tutmaya devam ediyordum. Ve kısa bir süre sonra kusmaya çalıştı. Ağzını açtı birkaç kere. Ve öylece can verdi. Gözleri kapalıydı zaten. Hiç açmamıştı. Elini bıraktım ve öylece kalakaldım orda…

Konya Selçuk Üniversitesi’nde rastladım onlara. Veterinerlik Fakültesi’nde. Üç tane at. Yan yana yüksek duvarlı ve kapısı kilitli küçücük bölmelerde korku dolu gözlerle bakıyorlardı etraflarına. Öğrencilerden birine sordum. Okul programı içinde kullanıldıklarını, önce enfekte edilip sonra tedavi edildiklerini öğrendim. Bazen aralarından kimilerinin öldüğünü de. İçimden bir şey direndi. Bir atın yaşamının oyuncak gibi bu şekilde kullanılmasına gönlüm razı olmadı. Bir yanlış vardı, büyük bir hata…

Bir köydeyim. Komşum olacak hayvan düşmanı bir adam bir dağ tavşanı yakalamış ve onu bir bölmeye hapsetmiş. Sözüm ona tavşan çiftleştirerek çoğaltmak için. Gelip giderken ona bakardım hep. Aynı bölmede bir tavşan daha vardı. Evcilleştirilmiş olduğundan hiç kaçmıyordu. Adam onu satın almıştı pazardan. Yabani olansa hiç görünmüyordu. Onu hiç göremedim. İçten içe kaçmasını diledim bir gün. Öyle günlerce kaldı. Sonra kaçtığını duydum, sevindim içten içe…

Karatavuk. Öyle güzel bir kuştur ki, uzun kuyruğu vardır. Mavi renkleri gözükür tüylerinde. Güzel ve büyük bir kuş. Bir tarlada ölüsünü gördüm. Mısır ekili tarlada korkuluğun ucuna saplanmıştı. Kanatları zoraki açılmış, öylece duruyordu. Başımı çevirince aynı tarlada üç yerde ölü karatavuklar gördüm. Her biri korkulukların üzerinde kanatları zoraki açılmış bir vaziyette duruyorlardı. Öfkemden deliye dönmüş bir halde öylece kalakaldım. Çaresizlik içinde…

Evimin bahçesinde bir dut ağacı vardı. Ağacın ana gövdesinin tam da yere bakan kısmından bir ses duyduğumu sandım bir gün. Dikkatlice sesin geldiği yöne bakarken kuş sesleri duydum. Yeni doğmuş kuş yavruları vardı. Bir ağaçkakan buraya yuva yapmış ve yavrularını bırakmıştı belli ki. Dinledim biraz. Annelerinin içerde olma olasılığı yüksekti. Çünkü yavrular durmadan ses veriyorlardı. İçerden ekmek ufağı getirdim ve çok yavaş hareketlerle delikten içeri tam atacağım anda anne ağaçkakanla göz göze geliverdik. Kafayı çıkarıvermişti. Ve hemen geri deliğe girmesi de aynı anlarda oldu.  Güldüm. Ekmek ufaklarını attım içeriye. Ben attıkça sesler yükseldi. Attıkça yükseldi. Bunu hissetmek hoşuma gitti. Ertesi günler ekmek ufağı atmayı sürdürdüm. Ve bir gün içerde otururken kapı çalınmasına benzer ‘tık, tık’ diye bir ses duyar gibi oldum. Başımı çevirip tam kapıya bakıyordum ki ses tekrar etti; ‘tık, tık.’ Kapıyı açtım ve anne ağaçkakanı gördüm. Bana baktı ve uçtu gitti… Donup kalmıştım. Anne ağaçkakan bana teşekkür etmişti. Bana güvendiğini ve benimle dost olduğunu anlamış ve bundan onur duymuştum. Uzunca bir süre kalbim bu sevinçle pır pır etmeyi sürdürdü.

Büyük Anadolu Yürüyüşü’ndeyim. Mersin dolaylarında bir orman yolunda önümüze çıkan bir kıl çadıra konuk olmak üzere mola vermek üzereyiz. Derken otlamakta olan keçileri gördük. Keçilerden biri otlamayı bırakıp bir taşın üzerine çıktı ve bizi izlemeye başladı. Sanki ‘hoş geldin’ der gibiydi…

Previous:

Hüzün Ve Sevinç Üzerine

Next:

Hayvanlar Konuşamaz Ama… – 2 –

You may also like

Post a new comment