Hayyam’ın İzinde

04 Ağustos of 2011 by

Yatağımın mütemadiyen boş kısmı güne başlamam için her zamanki ısrarcı tavrını titiz bir nakkaş edasıyla benliğime işlemeye çoktan başlamıştı. O gün yataktan kalkmamın ne bana ne de bir başkasına faydası olacağını düşünüyordum. Bedenim alev alev yanıyordu. Çünkü ben,  bir süredir bana yetmiyordum.  Arkamda, yaşamı umursamayan hallerimden muzdarip pek çok ruh bırakmaya başladığım günlerdi.  Umudu olmayan insanın içinde umur olmaz derler. Benim içimi yakanda her yeni güne umutsuz bakmanın acısıydı.

O pazar günü uyanmamak için direnirken gördüm ki, aslında kendimle savaşırken farkında olmadan güneşe direnmeye başlamıştım. Daha fazla yakmalıydı daha da acıtmalıydı canımı. Tek istediğim o an oydu. Gözlerimi açmıyordum ama güneşin kırbaç darbelerinin odanın ortasında şaklamasını oldukça net duyuyordum ve bu çok hoşuma gidiyordu.  Bir süre sonra direncim kırılmak zorunda kaldı ve yaptığım ayıbın farkına varıp,  binbir özür, binbir pişmanlıkla, yana kavrula kalkmam gerektiğini anladım. Güneşe, yaşama kafa tutma şirkini göstermiştim ve bundan utandım.  Var olamadan hiç olmaya çalışmıştım. Uyanıp bu ayıbımı kızarmış ekmek kokuları ile bastırmaya çalıştım. İçimdeki bu asi ruhun dizginlenişi beni rahatlatmıştı. En azından öyle hissetme yolunda güzel adımlar atmıştım.

Birden dışarısı sessizleşti. Sonra ev sessizleşmeye başladı. Bir de baktım ki sıra bana gelmişti. Ölüm ya da yaşam hiçbir şey bu kadar sessiz olamaz. Anlamadım onun geldiğini. O kadar uzun zaman olmuştu ki belki de toz konduramıyordum onun gelebilme ihtimaline. ‘Acaba’ demekten de kendimi alamıyordum. Ben bunları düşüne durayım, sonunda o büyük his biranda kapladı beni. Şuan o, kapıdaydı.  Kapıya yaklaştıkça o gür kalp atışlarını duyuyordum. Ve her kalp atışında benim kalp atışlarım üzerinde kurduğu baskıyı hissediyordum. Ellerimi titrerken görmemeliydi. Açamadım kapıyı biran. Sonra, benim için gelen bir tanrı misafirini bekletmek cehaletinden dolayı kızdım kendime. Mağrur bir ifadeyle hatta her şey normalmişçesine açmaya çalıştım kapıyı. Yere yönelmiş gözlerini bana diktiğinde,  güneşin verdiği alevli his geri gelmişti. Kan çanağına dönmüş gözleri. Belli ki uzun zamandır uyumuyordu. Boğazımda düğümlenen sözcüklerime ‘hadi çıkın iki kelam edin de şaşırtın onu bu sefer’ diyemedim. Buyur ettim usulca. İçeri girdi. Aylardır gram temizlenmeyen eve baktı. Bana baktı. Çöplere baktı. Uçuşan sineklere baktı.  Benim pislik içindeki halimi gördü. Yüzünü buruşturdu. Korktum. Hala sessizdi. Odaya doğru yöneldi. Kapıyı sertçe yüzüme kapattı. Tangırtılar, hışırtılar… Hala tek bir kelime yok. Meraktan çatlamak üzereydim. Kapı açılır açılmaz üzerime doğru gelen çantayı ince bir manevrayla yakaladım. Bu da neydi şimdi? Sonunda tek bir kelime etti;  ‘gidiyorsun’ dedi ve kapıyı çekip gitti.

O gün  ‘hiç’ olma yolunda ‘şey’ e varan bu yolculuğa beni iten adam Hayyam’dı.  Beni bana anlatmaya çalışıyordu. Ve her defasında anlatmaktansa, görerek yaşamamı istiyordu. Onu biraz düşündükten sonra en yukarıya çıkmam gerektiğini anladım. Bunun içinde onun izinden, en yukarıya gitmeliydim. Buradan başlamalıydım bu gidişe. Onun,  benim için topladığı çantamı ilk olarak yeryüzünün çatısı olan Nepal’e götürmeye karar verdim.

Kendilerini öğrenmek isteyen arkadaşlarıma hayır demedim. Evet, herkesin benliğini yanına alması gerektiği bu yolculukta benim yanımda bir de Hayyam olacaktı.  Çekip gitti ama biliyorum ki geri gelecek. Beni bu yola gönderdiyse ya ‘hiç’ olduğumda ya da ‘şey’ e vardığımda gelecek…

3.8.2011

İstanbul

 

 

 

 

Next:

İstanbul – Sharjah – Kathmandu

You may also like

Post a new comment