Hepimiz Akrabayız

19 Eylül of 2011 by

18 Şubat’07, Tahran, İran

Saraydan çıktığımda kapının önünde duran aracın mavi rengi, insanın binmek isteyeceği türden bir çağrı uzatmaya devam eder gibi duruyordu. Atlara koşulduğu belliydi. Şimdi ise içeride olan her şey gibi onun da durma zamanıydı…

Saray içindeki geniş araziyle bitecek gibi değildi. Saate baktım. Ali’nin eve çoktan dönmüş olduğunu hatırladım ve ince, dar sokaklardan yokuş aşağıya inerken sapakları karıştırmış olmam nedeniyle kendimi büyük bir caddeye çıkmış buluverdim. Yürümeye devam ettim. Elimde nasılsa adres vardı, görünen oydu ki bir taksinin yardımına ihtiyacım olabilirdi. Aşağıya inen yol boyu yürürken aynı anda da insanları izliyordum. Birkaç kız, içinde tutuldukları baskıdan belki de bihaber, saçlarının bir kısmını açıkta bırakan eşarpları zoraki takılmış, güzel yüzlerine aşırı derecede makyaj yapmış oldukları bariz bir şekilde belli olduğu halde yanımdan geçip gitti. Kılık kıyafetleri çarşaf ya da uzun pardösü değil gayet de güzeldi. İnsanların kılık kıyafetine karışan, nasıl görüneceğinden nasıl düşüneceğine karışan zihniyetin ne kadar da korku içinde olduğunu düşündüm. Dışarıya çıkamayan yolların içerde kaynayan bir ateş gibi genç ruhları yakmamasını diledim içimden.

Yol beni bir müzik marketin önüne getirdiğinde aklıma Hussein Alizadeh geldi. İçeriye girdim ve ‘Sallaneh’ adlı albümünü satın aldım. Albüm orada kısa bir süre dinlediğim kadarıyla bile beni çok etkilemişti. Bir süre daha ben yürürken tını da kulağımda çalmaya devam etti.

Karşıda görünen büyük bir ana caddeydi ve oraya gitme gibi bir isteğim de yoktu. Bir taksi çevirip eve döndüm. Ali evdeydi. Bir şeyler yiyip biraz satranç oynadık. Biraz yürüdük dışarıda. Alilerin akrabaları Afganistan’da yaşıyormuş. Bana birlikte eğer istersem oraya gidebileceğimizi söylediğinde ‘neden olmasın’ dedim. Olabilirdi. Üstelik yanımda bir rehber olacaktı ve kim bilir halkın içine daha fazla karışabilecektim. Ancak önce Türkiye’ye dönmem gerekiyordu ve biraz da paraya ihtiyaç vardı. Yine de fikir beni çok heyecanlandırmıştı. Yalnız Taliban hakkında bildiklerim biraz düşündürmüştü oraya gitme niyetimi. Ali sorun olmadığını, onun yanında emniyette olacağımı yineledi…

Ve ertesi gün gitmek üzere çantamı hazırladım. Her ne kadar burada daha fazla kalma imkânı olsa da gitmek istiyordum. Daha Tebriz’e uğrayacaktım. Süheyla’yı, Abdi Bey Amca’yı, Massood ve Sağlar’ı görmeden geçmek olmazdı. Hepsini ayrı ayrı çok özlediğimi fark etmiştim. Böyle bir şeydi. Gönül bağı bir kere kuruldu mu kuruluyordu. Yeter ki ruh aynı dili konuşsundu. Kızılderililerin sözü geldi aklıma; ‘Mitaoke oyasin – hepimiz akrabayız -…’

Nerede olursa olsun insan kendi duygularına, düşüncelerine, ruhuna ve hissedişlerine yakın birini bulduğunda o anda hissettiği şey bedenin konuşmasıdır. İnsan nedenini anlamadığı bir şekilde kendini o insana yakın hisseder, sanki uzundur tanıyormuşçasına. Ve tüyleri bazen diken diken olur. Öyle bildik ve tanıdıktır etki. İşte bu ruhun akrabalığıdır. Ruhun aynı frekansta bir diğerini tanımasıdır. Yollarda bunu hissettiğim anlar benim için özel anlardı. Özgür’ü, Ali’yi, Masood’u, Veysi’yi, Fuji’yi, Hatice’yi, Fulya’yı, Yavuz’u ve Mirza’yı, Mezdek’i, Muhammed’i hatırladım. Hepimiz akrabaydık. Ve işte karşılaşmıştık.

Ali beni ertesi sabah bir taksiye bindirdi. Paramı ödedi. Sevgiyle ve saygıyla sarıldık birbirimize ve tekrar görüşmek niyeti ve dileği ile ayrıldık.

 

Previous:

Perslerde Yaşam Amacı; Nirang

Next:

Tebriz Yollarında

You may also like

Post a new comment