Her Şey Bir Rüya Gibi

09 Mart of 2011 by

09 Ocak 2009

Kızılderililerin çok sevdiğim bir tespiti vardır. Derler ki “ölenlerin bilgisi yaşayanlara eklenir, hiçbir şey kaybolmaz, yok olmaz…” Halil Cibran’ın bıraktığı izler gibi…

Dün Hassroun’dan özel anılarla Beyrut’a hareket ettim. Güneş bulutların arasından ışığını ara ara göstererek nefis bir kızıllık bırakarak kaybolmak üzere. Beyrut’ta gün batıyor. Pencereden batan güne ve Beyrut’a birazdan hoşça kal diyeceğim…

Çıkış işlemleri tamam, otobüsün hareketiyle beraber Suriye topraklarındayım. Tekrar 22 $ vize ücreti ödeyerek giriş işlemlerini yaptırdım. Akşamın karanlığı çöktü, nereye gideceğimi biliyor olmanın rahatlığı ile otobüse bindim. Eski şehirde bir gece kalıp Amman’a geçme niyetindeyim.

Lobideyim. Bir çay içip kendime geldim. Günlüğümü açtım; işte bu çok güzel. Bu sayfalara ne yazacağımı bilmemek çok güzel bir duygu. An be an değişen bir şeyin içinde olmak; işte ben buna yaşamak derim…

Sabah 7.30 gibi uyandım, dışarı çıktım. Puslu bir güne uyanıyor Damascus. Yürüyorum. İnsanlar yavaş yavaş dükkânların kepenklerini kaldırıyor. Hava soğuk. Kulaklarım üşüyor, yürüdükçe ısınırım diye düşünüyorum. Umayyad Camii’nin önünde güvercinler kendilerine buğday atan insanların arasında oraya buraya uçuşuyor. Ne güzel; birileri güvercinler sayesinde para kazanıyor, birileri de onlara buğday atarken kanat çırpışlarının arasında hayvan sevgisinin kendi kalplerindeki çırpınışını duyuyorlar. Herkes mutlu. Biraz buğday alıp seremoniye ben de katılıyorum…

Çarşının içindeyim. Birkaç dükkân yaptığım alışverişle siftah yaptı. Bir adam ardından parayı yere atıp uzun bir “bismillah” çekti. Henüz açılmamış dükkânların arasından ara sokaklara kıvrıldım. Bir güvercin tek başına bir duvara tünemiş, etrafı seyrediyordu; benim gibi…

Sabah telaşı, yavaş yavaş sokaklar kalabalıklaşıyor. Fazla kalabalığa karışmadan otelin yolunu tutuyorum. Çantamı toplayıp otelden ayrılıyorum. Saat 10 civarı. Garajda, Amman otobüsünün 14.30’da kalkacağını öğrenince 4 saate yakın bir bekleme süresi nedeniyle doğrusu biraz canım sıkılıyor. Yapacak bir şey yok. Aslında taksiler var ama ben otobüsü tercih ediyorum. Bilet aldığım otobüs firmasındaki kız içeriye davet ediyor, oturuyorum. Derken sıcak bir çay ikramının ardından sohbete başlıyoruz. Kız Filistinli. Adı Marua. Adını söyledikten sonra anlamını da ekledi. Marua ‘beyaz taş’ anlamına geliyormuş. Otobüs firmasında kartal amblemi var. Anlamını sordum ona. “Güç” dedi. “Gücü sembolize ediyor. Aynı zamanda kartal var olan hiçbir şeyle ilgili kötü konuşmamayı hatırlatır. Her şey olduğu şekliyle akmaktadır.”

Bir taraftan onu izliyorum. Söyleyişindeki nezaket, seçtiği kelimeler, sesinin tonu ile kartal hakkındaki açıklamaları içime yazılıyor. Konuşmaya devam ediyor: “İnsan olarak her şeyle iletişim kuruyoruz, kartal o şeyle ne derece iletişim kuracağımızı da hatırlatır bize. Örneğin sıcağı severim ama elimi sobaya değdirirsem yanar. İletişim kurmak güzeldir ama neyin içine ne kadar girmemiz gerektiği de altın bir oran, ince bir ayar gerektirir.” Marua’yı, konuştukça daha çok seviyorum…

Kartal, Suriye’nin de sembolü. O kadar çok görüyorum ki yollarda, dükkânlarda, otobüslerin camında, işyerlerinde. Bağdaştırmaya çalışıyorum ülke ve ülke insanı ile bağdaştıramıyorum. Kim bilir göremediğim bir şeyler vardır. Konu üzerinde düşünmeye devam ediyorum.

Dün Lübnan’daydım. Beyrut’u bir akşamüstü gün batarken bıraktım. Aynı akşam Suriye’de idim. Birazdan da 14.30 otobüsüyle Ürdün’e doğru hareket etmeyi bekliyorum. Aynı gün iki ülkeyi solumak ve bir başka ülkeye yol almak. Ne ilginç! Rüya gibi. Derler ki; ‘yaşamın dokusu rüyalarla aynı malzemeden yapılmıştır. Bir şeyi yaşarsınız, aynı şeyi bir daha aynı şekliyle yaşayamazsınız, tıpkı bir rüya gibi kaybolmuştur. Yaşadıklarınız benliğinizde bir iz bırakır ve o biriken izler de sizin yaşamınızdır aynı zamanda.’ Yaşayıp geçtiğim, geride bıraktığım her şey rüya gibi. Elimi uzatsam tutamayacağım bir rüya…

Yaşamın içinde dolaşmak, şu anda yapıyor olduğum şey. Sesler duyuyorum, bilmediğim bir dilden. İnsanlar görüyorum, bir film izler gibi geçiyorlar önümden. Tutsam, yakalasam o anı ki bu mümkün değil. Sahip olmadığımı anlamak hiçbir şeye, tutunamayacağımı… Devam etmekte olan bu akışta benim de akmakta olduğumu anlamak. Sahip olduğumu sanma cehaletinden yırtarak…

Previous:

Kapılar

Next:

Ürdün’den Selam

You may also like

Post a new comment