Her Şey, Her Şeyin İçinde

27 Haziran of 2011 by

Lumbini, 10 Aralık’06

Bir arkadaşım anlatmıştı. Türkmenistan’da Taklamakan Çölü’nde çok ilginç bir gün yaşamış. Anlattığına göre o gün bir sürü yılan, en önde kobra yılanı olduğu halde göç ediyorlarmış. . Herkes bir kenara çekilip onlara yol açmış. Bir süre sonra çölde bir rüzgâr çıkmış ve kum fırtınası başlamış. Yılanların dünyası ile ilgili çok fazla şey bilmem ama her şeyin kendi var oluş dünyasında kendi anlamlarıyla var olduğu çok açık; her bir canlının ve her bir yaşamın…

Yoluma devam ettim, her bir manastırın içine girdim tek tek. Ayakkabılarımı çıkarıp ritüellerini dinledim rahiplerin. Meditasyonlarına katıldım, oturdum bir kenara ve o var oluşun içinde kaldım. Duvarlardaki özenile bezenile yapılmış desenleri, resimleri, figürleri izledim uzun uzun. Her birinin bir anlamı vardı. Bir mesajı dile getiriyorlardı ve orada olmaları salt bir süslemeden ibaret değildi…

O gün ayaklarım beni kadın rahiplerin manastırlarına götürdü. İçeri girdim ve kafaları sıfıra traş edilmiş kadın rahipler gördüm. Orada bir kadın olmanın nasıl olduğunu düşündüm elimde olmadan. İnsanın her şeyi bırakıp orada olmaya karar vermiş olmasının nasıl bir şey olduğunu. Ve aslında her şey kafaların içinde var olmaya devam ederken bir şeyleri bıraktığını düşünmenin mümkün olup olmadığını. Deneyimlerin yol arkadaşlığını bir kenara bırakmak ne kadar doğruydu? Bilemedim. En azından bunun kendi adıma mümkün olmadığını biliyordum. Benim, yaşamın içinde özgür bir şekilde akmaya ihtiyacım vardı. Bunları neden düşünüyordum; çünkü gördüğüm her şeyde bir ben vardı ve ben de her şeyin içinde bir nebze vardım. Ve her şey her şeyin içinde bir nebze…

Geldiğim yolları tekrar hatırlamaya çalışarak hava kararmadan geri döndüm. Akşam yemeğini söyleyip gün batmadan terastaki yerimi aldım. Buraya ilk geldiğim günü anımsadım. İlk izlenimleri, sonrakileri, tanıştığım insanları, gördüğüm her şeyi bir bir anımsadım. Manastırları, ormanları, lotus çiçeğini ve kral kobrayı düşündüm. Tüm bunların arasında kendimi.

Buda bir zamanlar dünyaya Lumbini’de doğmuş, sarayını terk etmiş ve kendi doğasını onurlandırmak ve aydınlanmak üzere yollara düşmüş. Tüm insanlığa bir mesaj bırakmış ve kendi arayışının gerçekliğinin izini değil de, her bir insanın kendi ışığını izlemesi gerektiğini söylemiş…

 

Buda zihni bir aynadır denir. Her şeyi yansıtan bir ayna. Aslında dünyanın; gerçek olmadığı, kendi bütünlüğümüze doğru yol alırken var olan her şeyin kendi varyasyonlarını yarattığı ve bu varyasyonları insanoğlunun gerçek sandığı bir yer olduğu söylenir. Ve insan bunca karmaşanın ortasından kendi temiz yolunu ancak ve ancak her şeyin aslında bir yansıma olduğunu anladığı bir noktadan sonra bulabilir. Ve kendisinin de bir yansıma olduğunu anlar. O anda dönüşmeye başladığı şeyse aslında ikizidir; yani gerçek benliği…

Lumbini bu açıdan benim için önemli duraklardan biri olmuştu. Ve tam da bu nedenle buraya çok fazla alışmadan devam etmek isteği duyuyordum. Kafamın içinde çok hoş görüntüler vardı ve keyifliydim. Bu köyde kendimi iyi hissetmiştim, sadeliği ve sakinliğinin yanında manastırlarının çeşitliliği ve güzelliğine de hayran olmuştum. Buda zihni ise her zaman aklımın bir köşesinde var olmaya devam ediyordu. Hissettiğim şeyin tepe noktasında kalması için ertesi gün Pokhara’ya geçmeye karar verdim o an.

Sabah erkenden kalkıp sınıra doğru giden bir minibüse atladım. Ve Pokhara’ya giden bir başkasına…

Previous:

Kral Kobra

Next:

Pokhara Yolu

You may also like

Post a new comment