Himalayalarda Bir Dağ Köyü

14 Temmuz of 2011 by

Nagarkot, Nepal, 30 Aralık’06

Gitgide yukarıya çıktık. Hava keskinleşmeye başlamıştı. Ceketime sarındım. Ve Himalayalara beni yaklaştıran manzaranın doyumsuz seyri eşliğindeki yolculuk, aracın durmasıyla sona erdi. Herkes çantalarını aldı, ben de aldım, aşağıya atladım ve gideceğim yönü kestirmeye çalışarak uzun ince bir yol üzerinde bir süre yürümeye başladım. Bulunduğum yer tahminlerime göre 2 bin metreye yakın bir dağ köyü. Tam benim olmak isteyebileceğim türden bir yer. Dağ köylerini çok ama pek çok severim. Denizlerden çok dağlara yakın olmayı, serin havaları, kar, kış, ateş ve soba sevdalarını büyütmüşümdür hep içimde. Ben buralarda hissederek yaşarım ve yaşadığımı hissederim…

Önüme ilk çıkan yere yerleştim. Ancak kaldığım yeri sevmedim, ertesi gün sabah erkenden keşfe çıktım ve büyük bir araziye dağılmış kulübelerden oluşan bir yer buldum. Hemen eşyalarımı kaldığım yerden alıp oraya yerleştim. Benimle ilgilenen güler yüzlü genç çocuğun adı Rupees. Bana bahçenin sonuna yakın ve girişe uzak seyirlik bir oda verdi. Odama giden yol ara ara birkaç basamak merdivenlerden ve ardından düzleşen toprak yollardan oluşuyor. Odayı sevdim, Rupees’i ve köyü de. Burada uzunca bir süre kalma isteği duyduğumdan odayı kendime göre düzenledim. İçimde bazen esen soğuk bir rüzgâr var ve bu rüzgâr estiğinde ‘kendimle’ uzlaşmam için bulunduğum yerin üzerimde yarattığı etkinin ‘sıcak’ olması gerek. O nedenle de odayla aramda kurduğum bağ önemli…

O gün hemen hemen bütün günü yürüyerek geçirdim. Karşımdan gelen sırtına çalı çırpı yüklemiş, belini eğerek yürüyen yaşlı bir kadının yanımdan geçip gidişini izledim. Sakinlik ve yavaşlık insanlarda, rüzgârda, ağaçların yapraklarında ve her yerdeydi. Durdum ve havayı kokladım; havada bir huzur vardı…

Yavaşladım ve solumda fark ettiğim iddiasız ama şirin bir lokantanın önünde durdum. İçerde kimseler görünmüyordu. Lokanta olup olmadığını belirleyen tek şey içerdeki tek masa ve dışarıdaki masanın etrafına sandalye niyetine serpiştirilen ağaç kütükleriydi. Ve camın önüne yazılmış o yazı; ‘Namaste Cafe Restaurant’…

İçimden ‘namaste’ diyerek oturdum. Ve beklemeye başladım. Arkamdan gelen bir sese arkamı döndüm ve Min Tamang’la böyle tanıştım. Gülümseyen yüzüne gülümseyerek karşılık verdim ve bir şeyler yemek istediğimi söyledim. Domates çorbasının tadına bakmamı tavsiye etti. Tavsiyesine uydum ve beklemeye başladım. Min Tamang bir aşağıya iniyor, bir yukarıya çıkıyordu. Kısa ama sık adımlarla yürüyüşüne gözüm takıldı. Anladığım kadarıyla mutfak aşağıdaydı. Yukarda ne vardı onu bilemedim. Tam umudumu kesmeye başlamıştım ki bir süre sonra sıcak, buharları tüten bir domates çorbası önüme geldi. Yanında çapati ve turşu ile birlikte. Çorbanın tadına baktım ve ona hak verdim. Hakiki pembe domates çorbasıydı, doğal oldukları belliydi. Ve çorbanın tadı ve kokusunda baharat ve sarımsak vardı. Zaten sarımsağı çok severdim, o yüzden çorbayı da çok sevdim…

Oradan ayrılırken çorbanın tadı ve anısı da bir süre benimle olmaya devam etti. Min Tamang’la tekrar görüşeceğimiz ta o zamandan belli olmuştu. Yine farklı bir zamanda gibi hissetmiştim kendimi. Köylerdeki bu bakirlik çok güzeldi. Basit, sade ve doğaldı her şey. İşte ben bunu çok özlemiştim. Şehirlerin yapaylığının bana hissettirdiği o eğreti duyguyu o an daha iyi anladım. Arada müthiş bir fark vardı…

Previous:

Nagarkot’a Doğru

Next:

Sis Yolu

You may also like

Post a new comment