Hint Kınası

10 Haziran of 2011 by

New Delhi, 22 Kasım’06

Bir yer aramak üzere yürürken, aynı anda da güle oynaya el ele tutuşarak yanımdan hızlı adımlarla geçen, aynı yaşlarda iki küçük kız çocuğunun sallana sallana yürümelerini izliyordum. Sırtlarında minik çantaları, okuldan eve döndüklerine işaret ediyordu. Onlara selam verdim, nereli olduklarını sordum. Annelerinin Amerikalı, babalarının da Hintli olduğunu ve burada yaşadıklarını söylediler.

Toprak bir yoldaydık. Yol çok güzel bir yoldu. Hava yine değişmişti. Kendimi şimdi bir dağ köyünde hissediyordum. Yol yoktu, toprak vardı. Binalar yoktu, evler vardı. Tabelalar yoktu, ağaçlar vardı. Araçlar yoktu, yürüyenler vardı. Fazla insan yoktu, hayvanlar vardı. Büyük ağaçlar, vadiden uzanırken manzaraya doğru, içimde bu sadelikten coşan bir neşe aynı anda yükseliyordu. Ve geleneksel giysileriyle Hintliler renkli ve bir o kadar da sade dünyalarında konuklarını ağırlıyordu. İstediğim bir Hintli ailenin evinde konuk olmaktı ama henüz böylesi bir davetle karşılaşmamıştım.

Yol bir dönemece geldiğinde bir karar vermek hâsıl oldu; sağa ya da sola dönmem gerekiyordu. Solu seçip patika yola girdim. Tarlalardan, evlerin bahçelerinden geçtim. Burada genellikle ev-pansiyonlar vardı. Biraz acıkmıştım, önüme denk gelen bir yere oturdum, bir şeyler söyledim. Fazla oyalanmamalıydım. Hava kararmadan bir yer bulmalıydım.

İki katlı bir evin önünde durdum. Bahçesinden içeriye girince bir şansımı deneyeyim deyip seslendim. Kimseler çıkmadı, tekrar seslendim. Bir kadın göründü. Oda istediğimi söyleyince üst kattan bir yer gösterdi bana. Tamam deyip anahtarı aldım. Odaya yerleşip kendimi vadiyi, dağları gören enfes bir manzaranın kucağına bırakmak üzere balkona attım.

Etraf bomboştu, sessizdi. Her yer çok sessizdi. Dün gece kamptaydım, bugün burada. Değişiklikler güzeldir ama yine de bu kadar değişikliği ardı ardına yaşamak insanı ıssız bir duygunun sarmasına neden oluyor doğrusu. Ben de bu duygunun içimi saran ıssızlığında, başıboş oradan oraya savruldum. Her şey güzeldi, yine de içimde bir şeyler yolunda değildi işte…

Odaya geçtim. Uzandım ve uyuyabilmeyi umut ederek gözlerimi kapattım..

Ciğerlerime serin havayı çektim, suyun boylu boyunca aktığı mecrada yürüdüm, vadiyi izledim, daracık toprak yolları amaçsızca takip ettim, kâh durdum, kâh oturdum, kâh yürüdüm. İki gün Baghsu’yu hissettikten sonra Delhi’ye doğru hareket etmek üzere sırtımda çantam yollara düştüm yeniden. Delhi’ye akşamüstü ulaştığımda ‘gri bir şehir’ vardı karşımda. Caddeler çok fazla kalabalıktı, insanlar bir sel gibi trafikte araçlarla birbirine karışmış gibiydi. Gideceğim istikamet gezginlerin uğrak yeri olan bir yerdi; Baharganj. Oraya vardığımda indiğim yerden bir süre yürüdüm. Sokaklarda pazar kurulmuştu. Pazarın içinden yürüyerek kalabileceğim bir yer bakındım. Birkaç yere fiyat sordum. En sonunda birinde karar kılıp yerleştim. Aklımda pazaryeri vardı, biraz çıkıp bakınmak istiyordum. Kendimi sokağın akışına bıraktım…

Her şey sepetlere güzelce ve düzgünce yerleştirilmişti. Sebze ve meyveler çeşit çeşitti. Biraz meyve ve yeşillik aldım, biraz da kuruyemiş. Pazaryerinden sonra dükkânların cazibesine kapıldım. Kumaşlar hem yumuşak, hem simli, hem renkli hem de bize göre çok ucuzdu. Bir şeyler almamak için kendimi zor tutuyordum. Aldığım her parça çantama bir ağırlık daha ekliyordu. Ve yolum uzundu. Ağırlıkları olabildiğince azaltmaya çalışmam gerekiyordu. Burası ise sadece bakmakla yetinilebilecek bir yer değildi. Bunları düşünürken bir şalgam suyu içtim. Şekerli, harika bir şeydi. Bir daha içtim. Bir fırının önünden geçerken çapatilerin davetkâr kokusu beni de çekti. Biraz çapati aldım. Yumuşacıktı ve çok ince açılmıştı. Biraz ilerde satılan haşlanmış şeker patatesleri görünce ekmek ve patatesin uyumlu olmayan birlikteliğini umursamadan birkaç da patates alıp bir kenarda yedim. Buralarda dikkatimi çeken bir şey var; insanlar sokaklarda yaşıyor.

Hindistan gece ve gündüzü bu anlamda çok da farklı olmayan bir ülke galiba. Gece de sokaklarda dolaşan, yürüyen, oturan, yemek yiyen insanlar görebiliyorsunuz. Ve insanlar çok fazla yemek yiyor sokaklarda. Açıkta satılan ve el arabası gibi tahtadan yapılmış düzeneklerde, tabak yerine yaprakla servis edilen sulu yemekler satılıyor. Ve doğrusu bu tarz yemek yemek de ayrı bir tat veriyor insana. Ben de fena alıştım. İlk baştaki kadar sokakta ve açıkta yemek yememeye çok da dikkat etmemeye başladım. Yalnız su içmiyorum. Açıkta satılan, şişelenmemiş herhangi bir suyu içmiyorum. Onun dışında herkes gibi yemeye devam…

Gecenin hareketliliğinin bir süre içinde olmak isteyen tarafıma uyup yürüdüm, karşılıklı dizilmiş dükkânların arasından. Herkes yürüyordu. Bir sürü sırt çantalı vardı. Derken Hint kınası yaptıran bir kız dikkatimi çekti. Kınalar enfes görünüyordu. Hemen durdum, izledim bir süre. Sonra kızın fotoğrafını çekmek istedim. Yanında duran ve kızın kocası olduğunu öğrendiğim bir adam izin vermedi. Onların ardından ben de bu işlemeli ve hoş görünen figürlerden ellerimin içine, üstüne, hatta kollarımın bir bölümüne kına yaptırdım. Kına yapan adam ellerimi hemen yıkamaya yeltendiyse de izin vermedim. O fark etmeyeceğini ısrarla söylese de ben böyle daha uzun süre kalacağına olan inancımı koruyordum…

Ertesi gün ellerim kınalı uyandığımda kınalar yerinde duruyordu…

 

Previous:

Bodhisattva

Next:

İlk Yolculuk

You may also like

Post a new comment