Hislerin Yolu

16 Ağustos of 2011 by

Varanasi, Hindistan, 25 Ocak’07

Sarnath’da gördüğüm Budist rahiplerin, Buda’nın mesajını ne kadar anlayıp anlamadıkları üzerine düşünürken buldum kendimi. Başka bir zamandı, başka bir çağdı, insanlar belki başka başkaydı ama tarihsel süreç içerisinde insanın içinde bulunduğu kaos, kendi kendini sağaltma, anlama, evrimleşme çabasında aslında değişen bir şey yoktu. Hissettiğim bir şey vardı o da şuydu; belki de daha fazla kaybolmuştuk. Kendi benliğimizi belki de daha fazla kaybetmiştik.

Varanasi’nin üzerimde bıraktığı hem soğuk, hem sıcak, hem huzurlu hem de ürkütücü etkileri yanıma alıp Bodhgaya’ya geçmek üzere Joseph, Akiro ve Single’a hoşça kal dedikten sonra, resepsiyona kıvrılarak inen merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Bu merdivenlerden inmek eski çağlardan birindeymişim hissine kapılmama neden oluyordu niyeyse. Kendimi tren istasyonunda bulduğumda Bodhgaya’ya 3 saat mesafedeydim. Biletimi alıp kompartımanıma geçtim. Tren yavaş yavaş, tıkırdaya tıkırdaya rayların üzerinde hareket ettiğinde aklımda sadece Kathmandu’da karşılaştığımız Budist rahibi bulmak vardı ve tabii ki Bodhi ağacına dokunmak…

Tren geçerken tarlaların, seyirlik enfes manzaraların içinden, görüntüleri içime almak için baktım, baktım. Hindistan’ın tarlaları ufka kadardı sanki. Düşünmeden edemedim, ağaç ağaçtı, çimen çimendi, insan insandı da neden ülkeden ülkeye, coğrafyadan coğrafyaya değişiyordu hem görüntüler hem de etkiler. Coğrafi etkilerin insanların karakteristik yapıları üzerinde derin izler bıraktığını biliyordum. Düşünmeyi hemen kesip sadece manzaraya odaklandım. Şimdi gitmekte olduğum yer bambaşka bir kültüre daha yakından bakma olasılığını sürüyordu önüme; Tibet kültürüne…

Bodhgaya, Buda’nın aydınlandığı bodhi ağacının bulunduğu yer. Ve Tibetliler için kutsal bir öneme sahip. Ağacın olduğu yerde belli zamanlarda toplanıp o zamanı bu zamana taşıyan mesajı kutsal bir yere taşımış olmanın verdiği derin hazzı yaşıyorlar burada. Ve sanırım Budist rahip Anan’ın dediğine göre toplanma zamanlarını yakalamak üzereyim. Bu da yüzlerce Tibetli göreceğim anlamına geliyor. Bu insanları ve kültürlerini çok seviyor ve kendimi yakın buluyorum. Tibet’in geçit vermez dağları, sırlar mağarası, rahipler, Budist kültür ve Buda’nın mesajı içimde yer eden ve yerini başka etkilerin dolduramadığı cinsten. İnandığım şeyse Türklerin ve Tibet insanının genetik açıdan aynı kaynaktan beslendiği. Bu bilgiyi ve izi kendimi bildim bileli sürmeye devam ediyorum…

Tren istasyonda durduğunda çantamı sırtlanıp indim. Civarda dolanan rikşacılar birden etrafımı sarınca neye uğradığımı şaşırdım ve içlerinin birini takip ettim. Etrafın üzerimde bıraktığı etki ‘işte öylesine bir yer’ dedirten cinstendi. Rikşayla gittiğimiz yollarla birlikte görüntüler de değişirken bir yerden bir yere gidiyor olmanın insan ruhundaki etkilerinin minimumdan maksimuma doğru etkileşimlerinin de ayardındayım. Yolun kısa ya da uzun olmasının da bir önemi yoktu. Ya mest oluyor ya da bir an önce ayrılmak istiyordum. Bu her zaman değişiyordu; ‘hissedişlerin izinin yolu’ hiç ıskalamıyordu…

Rikşacının inmemi işaret ettiği yere geldiğimizde önce etrafıma bakındım. Yolun sonunda iki katlı otelimsi binalar canımı sıktı. Bunlardan birinde mi kalacağım diye düşünürken adamın parasını ödeyip isteksizce indim. 300 rupiden başlayan rakamlar uygundu uygun olmasına ama öyle karakteristik, şirin, içimi ısıtacak cinsten bir yer bulamadım. Ve içlerinden birini kiraladım. Odam küçücük, caddeye bakan bir oda. Belki daha sonraki keşiflerim daha uygun bir yer bulmamı sağlayabilir diye düşünerek, çantamı odaya bırakıp dışarıya çıktım.

Yürüdüğüm yol beni nereye götürecek bilmeden ve düşünmeden bıraktım kendimi yolun akışına. İşte yine yeni bir yerdeydim, yine bir başka yerde…

 

 

 

Previous:

Ay Tanrısı’nın Parlak Işığında

Next:

Karanlığın İçine Doğru

You may also like

Post a new comment