Hollandalı

25 Ağustos of 2011 by

Bodhgaya, Hindistan, 30 Ocak’07

Gün batmıştı. Tayland Manastırı’ndan ayrılırken farklı bir kültürün daha bir nebze olsun içine girmiş olmaktan, rahiplere yakın olma ve onları hissetme şansına bir anlık da olsa yaklaşmış olmaktan duyduğum derin hazla birlikte aynı çamurlu yollardan yürüyerek geri döndük. Anan’ın yaşamakta olduğu manastıra girdiğimizde hayalimde odasının önündeki boşlukta çay içmek vardı. Nitekim beni çaya davet ettiğinde de sevinerek kabul ettim…

Yukarıya kıvrılarak çıkan basamakları adımlarken, içinde bulunduğum özel dostluğun da farkındaydım. Anan bana değer veriyordu ve aramızda buluşan şey kendi ruhsal yolculuğundaki arayışının peşine düşen iki insanın ortak hisleriydi. Farklı yerlerde yaşıyor da olsak, farklı kültürlerin ve şartlanmaların içinden geliyor da olsak içimizde ilerlemek isteyen şey aynı şeydi. Ve onun bende gördüğü aynı anda da benim onda gördüğümdü…

Çayları hazırlamak için içeriye girdiğinde odasını merak ettim ve içeriye bakmadan önce iznini aldım. Başını eğerek cevap verdiğinde odanın kapısına geldim. Kapı eşiğinden, odadaki her şeyi görebildiğimi fark ettim. İçeride sadece bir yatak, bir raf ve tek bir parça rahip kıyafeti duruyordu. Ve kendi yemeğini pişirebileceği birkaç kaplık kadar bir yer vardı. İçerisi mütevazılık kokuyordu. Burada gördüğüm şey onun ruhunda gördüğüm şeydi aynı zamanda. Dünyevi ihtiyaçlarının peşine düşmeyi bırakmak her babayiğidin harcı değildi. İçimden bir saygı ona doğru akıp gitti…

Yine de aklımda sorular vardı, ona sormadığım. Bir rahip olmanın gereği olarak mı vardı bu odada ya da bu manastırda. Yoksa gerçekten ‘hissettiği şey’ bu muydu? Aklı başka şeylere, başka seçimlere takılmıyor muydu? Zihnin gerçek olmayan, insanı sürükleyen doğasına kapıldığı oluyor muydu? İçinde bulunduğu yaşamı sorguladığı oluyor muydu? İçsel anlamı kaybedip de yaptıklarının salt bir tekrardan ibaret olduğu anlar var mıydı hayatında? Amacını ve ruhunu bazen unutuyor muydu?

Kafamın içinde dolanıp duran bu düşünceler olduğu halde adımlamaya başladım etrafı. Derken aşağıda uzun saçlı bir rahip daha gördüm. Yanında bir kadın vardı. Anan’a onu sorduğumda bu manastırda yaşadığını ve evli olduğunu söyledi. İlk defa evli bir rahip duymuş olmanın şaşkınlığıyla sordum ona. Rahipler nasıl oluyor da evlenebiliyor diye. O da bana aralarında bazılarının farklı bir inanca sahip olduğunu, bu inançtan olanların evlenebildiğini söyledi. Ve kendi durumundaki bir rahip için bunun mümkün olmadığından bahsetti. Ancak rahiplikten ayrılması durumunda böyle bir olasılığın olabileceğini ekledi. Ve bir zamanlar, bundan seneler önce bir kıza âşık olduğunu, kızla beraber bir hayat kurmayı mı yoksa bir rahip olmayı mı seçeceğini bilemediğini, çok fazla çelişki yaşadığını anlattı bana. Kız uzun bir süre beklemiş, sonra da başkasıyla evlenmiş. Anan sonra bunun bir seçim olmadığını anlamış. Hislerinin yolunu izlerken aslında insanın seçtiği şey, bir seçim değil, kendi izini sürmekmiş. O zaten yaşamının anlamı olarak orada duruyorken başka bir yerde o anlamı bulmanın da mümkün olamayacağını anlamış. Bunu anladığında manastıra girmiş ve 19 yıldır da bir rahip olarak yaşamına devam etmekte imiş…

Anan’ın hikâyesini dinlerken kader denen şeyin insan yaşamındaki en güçlü olasılığın ortaya çıkması olduğunu düşündüm tekrar. İnsan eğilimleri ve ilgisiyle kendi kaderine doğru gidiyordu. Anan içeriye çayları almak üzere gittiğinde kendi hikâyemi düşündüm. Kaderimi değiştirmiş ve yeniden yazmak üzere yollara düşmüştüm. Ve içsel eğilimlerimi takip ettiğim yol beni kendi kaderimin içine götürüyordu belki de. Ve yol birbirine paralel giden yaşamları karşılaştırıyordu. Anan’la beni karşılaştırdığı gibi…

Biz konuşurken bir rahip daha geldi. Rahip olmasına rahipti ama bir Batılı gördüğüme emindim. Anan tanıştırdığında onun Hollandalı olduğunu, Hindistan’a gidip geldiği yıllar sonrasında bir rahip olmaya karar vererek Bodhgaya’ya yerleştiğini söyledi. Ayakları çıplaktı ve yara içindeydi. Buna rağmen inanışı gereği ayakkabı giymediğini öğrendim. Sürekli bir yerden bir yere, herhangi bir araç kullanmadan yürüyerek ulaşıyordu. Henüz yaşının çok genç olduğu her halinden belliydi ama çocuktan bana çarpan şey onun saf bir enerjisi olduğunu anlatıyordu. Ondan saf, tertemiz titreşimler alıyordum. Birlikte çay içtik. Orada otururken insanın iç dünyasının içinde yanan ateşin her birimiz üzerinde hayatımızı darmadağın eden, temizleyen etkilerinin aynı olduğunu düşündüm. Onlara baktım, ben onlardım, onlar da bendi. Birbirimizin farklı parçaları gibiydik. Aynı yöne bakmak isteyen parçalar…

 

Previous:

İçimdeki Buda

Next:

Zazen

You may also like

Post a new comment