Hoşçakal Hindistan

05 Eylül of 2011 by

6 Şubat 2007, Hindistan Sınırı

Odaya döndüğümde koridordan geçerken yatakların üzerine oturmuş gitar çalan bir gruba denk geldim. Kimi söyleyerek kimi dinleyerek çalanlara eşlik ediyordu. Müziğin tınıları ortamı ısıtmış, yumuşatmış, sihirli bir değnek gibi her birimizin ruhuna dokunmuştu. Neşeli bir şarkı, o anda onu duyduğumuz anda, dünyadaki tüm ağır duygulara inat, bilmediğimiz bir şeye duyduğumuz özlemin verdiği hüzne inat, ayrılıklara, ayrımlara, savaşlara inat kendi hikâyesini anlatıyordu. Yollarda enstrümanlarıyla dolaşan insanlar geldi gözümün önüne. Doğruydu. Müziğin yoldaşlığı yadsınamaz bir biçimde ruhsal yardımcıydı. Müzik olmalıydı…

Uzun bir süre çaldık, söyledik öylece. İşte bir aile oluvermiştik. Farkların, ayrımların, sınırların olmadığı bir yerde buluvermiştik kendimizi. Müziğin evrensel dili, çözüvermişti tüm düğümleri kolayca. Uyumak isteyenlere saygı nedeniyle herkes durduğunda, odalara dağıldık. Diğer yataklar da dolmuştu. Işıklar kapatıldı. Sessizlik bir örtü gibi kapladı ortalığı. Konuşanlar da fısıltıyla konuşuyorlardı. Uyku, her birimizin gözlerini ağırlaştırmaya başlayana dek küçük fısıltılar duyulmaya devam ettiler.

Sabah erkenden kalktım. Oda arkadaşlarımdan biri yatağın üzerinde dolaşan pireler gördüğünden yakınıyordu. Pire olması ihtimalini hiç umursamadım bile. Olabilirdi. Fark etmezdi. Bir şeyler yemek üzere dışarıya çıktım. Hava sıcaktı hala. Çok oyalanmadan odaya döndüm, çantamı topladım, kapıdaki Sikh görevliye biraz para bırakıp oradan ayrıldım. Sınıra kadar giden minibüslerden birine atladım. Bir süre sonra, pasaport işlemlerini yapılacağı binanın içindeydim.

Çıkış damgası basıldığında resmi olarak ülke sınırlarının dışındaydım artık. Cebimde hatıra olsun diye bulundurduğum, üstünde Gandhi’nin fotoğrafı olan birkaç onluk Rupi vardı. Üzerime sinen Hint kokuları, içimde etkiler ve zihnimde görüntüler vardı. Gördüklerimin, duyduklarımın, yaşadıklarımın bir nedeni vardı. Ve ruhumda dönüşerek kaydolan şey bundan sonraki yaşamımı etkilemeye devam edecekti.

Beni Pakistan sınırına götürecek araca ulaşmam için bir süre yürümeye devam etmem gerekiyordu. Ancak yürüdükçe daha çok çantamın ağırlığını hissetmeye başlayacağımı bildiğim için çantaları para karşılığında taşıyan bir Hintli ile anlaşmam gerekti. Adam iri yarıydı. Ne kadar istediğini sorduğumda, bir fiyat söylemeyişi, uygun gördüğüm bir rakama taşıyacağının göstergesiydi. Araçların olduğu kısma geldiğimizde bir onluk ayırıp gerisini verdim. Ve böylece Hindistan’a hoşçakal dedim…

Bir ülkeye karayolu ile girip çıkmak insanı farklı etkiliyor. Hindistan’dan Lahor’a doğru giden yollar her ne kadar bol yeşilse de şehre doğru yaklaştıkça ortalığa hâkim olan kuraklık kendini hemen belli ediyor. Üstelik kılık kıyafetler de bıçak gibi değişiyor. Dinsel etkilerin ağırlığı hemen anlaşılıyor. Pakistanlılar, inançlarının sembolü olarak mutlaka bir kep ve entari giyiyorlar. Bu genellikle böyle.

Ne de olsa bir topraktan ayağını kaldırıp bir başkasına bastığını söyleyen şey toprağın kendisi değil, insanlar arasındaki ayrımlardır. Hal böyle olunca da insan düşünceleri, yaşam şekilleri, inançlarıyla bulundukları yerin doğasını, coğrafyasını değiştirebiliyor. Bir zamanlar Pakistan olarak sınırları çizilen bu ülkenin Hindistan’ın içinde olması, Pakistanlıların ve Hintlilerin aynı insanlar olması şu anki görüntüye bakıldığında imkânsızmış gibi. Pakistan’ın kendi içinde etnik gruplara ayrılması ise ayrımların mesafeleri ne kadar da genişlettiğinin, uçurumları keskinleştirdiğinin altını çizmekte. Zaten iki ülke arasındaki gerginlik sınırlarda da belli oluyor. Birbirlerini alaya almak için diplomatik gösteriler bile yapıyorlar.

Hal böyle olunca Hindistan’dan çıkarken pasaportuma vurulan çıkış damgası, Pakistan tarafında giriş damgasına dönüşürken kuralları yerine getirdikten sonra bakınmaya başladım. Lahor’a nasıl gidecektim. Onu bulmalıydım…

 

Previous:

Bedenin Konuşması

Next:

Pakistan’ın Tozlu, Çamurlu Yolları

You may also like

Post a new comment