Hussein Alizadeh

12 Eylül of 2011 by

12 Şubat’07, İsfahan, İran

İran’a giriş işlemleri için büyük tel örgünün önünde sırada beklerken hemen önümüzdeki Batılı biri gözüme çarptı. Yanında Pakistan ya da Afganistanlı olduğunu düşündüğüm bir kadın vardı. Ayaküstü sohbette karısı olduğunu öğrendim. Buralarda yolculuk ederken tanışmışlardı ve bir daha da birbirlerinden ayrılmamışlardı.

İçeriye girdiğimizde büyük salondan adımımı atar atmaz gözüm duvardaki büyük çerçeveye takıldı. Çerçevede Humeyni’nin fotoğrafı vardı. Adamın bende hissettirdiği duygu soğuktu ve insanın aklına baskı ve korkuyu getiriyordu. Karanlıktı, yüzü de karanlıktı, kıyafeti de, sakalı da…

Pasaport işlemlerinin ardından başımı örtmem için uyarıldım. İran’da böylesi bir mecburiyete sokuluyordu insan! Siyahlar giymiş kadın görevliler çantamı kontrol ederlerken ben de içinden eşarp gibi bir şey bulmaya çalıştım. Özgür’de bitirince işlemlerini, dışarıya çıktık. Bir süre sonra Zahedan’a bizi götürecek bir taksinin içindeydik. İran’daki müzisyenlerden açıldığında söz, Hussein Alizadeh’in adını ilk defa o zaman duydum. İran’ın yetiştirdiği nadir insanlardan biri olduğunu, maalesef ülkede çok fazla dinlenmediğini, kıymetinin bilinmediğini de. Unutma riskine karşın hemen ismi not aldım. Böyle bir ismi dinlemek, es geçemeyeceğim bir şeydi…

Özgür’den bana ulaşan etki, yavaş, sakin, kendi halinde biri olduğunu söylüyordu. Belli ki farkındalıkları vardı. Ve kendi içinde yükselen her insan gibi çok konuşmayı değil, daha çok izlemeyi yeğleyenlerdendi. Giderken bir ara ‘derviş’ olduğunu söylediği an, zihnimde tekrar edip durdu. Zahedan’a ulaştığımızda iyi dileklerle ayrıldık. Bu hoş karşılaşmanın hoş etkisindeydim hala. İçimden bir gün ‘cura’sını dinleyebilmeyi diledim.

Öte taraftan Zahedan’da kalmaya hiç niyetim yoktu. İlk gelişimde aldığım etki, kendinden başkalaşmış, binalara dönüşmüş, paranın, pulun ve ticaretin en çok konuşulan şehirlerinden biri olduğunu söylüyordu. Doğrudan otogara ulaşıp İsfahan otobüsüne bindim. Ve bir yerden bir yere gidiyor olmanın büyülü hissedişlerinin içindeydim yine. Bu uzun süren otobüs yolculuklarına iyiden iyiye alışmıştım. Beni artık rahatsız etmiyorlardı. Üstelik nereye gideceğimi bilmediğim durumlar daha bir heyecanla doluydu. Bunu yaşamaktan bıkacağımı hiç sanmıyorum. Binlerce kilometre kat etmiş olmanın vermiş olduğu bir yorgunluk olduğunu ise asla söyleyemem. Yorgunluklarım vardı ama bu içine doğduğum anlamsız yaşam standartlarının ve iletişimlerinin içinde gereğinden fazla kalmış olmaktan kaynaklanıyordu.

İsfahan’a niye gidiyordum, bilmiyordum. Bu şehir hissettirdiği etki nedeniyle beni kendine çekiyor gibiydi. Onu tekrar görmeden İran’dan geçmek olmazdı. Geliş yolunda beni çayhaneye davet eden Azeri çocukla saat farkı nedeniyle denk gelememiş olmanın burukluğu hala üstümdeydi, özellikle söz vermeme rağmen gelmediğimi düşünmesi olasılığına karşılık ona işin doğrusunu da anlatmak istiyordum. Ve elbette İsfahan’ın köprülerini, dünyaca ünlü meydanını, çayhanelerini ve siyah giymiş kadınlarını tekrar görmek istiyordum.

İsfahan’a indiğimde daha önce kaldığım otelin* yolunu tuttum. Resepsiyondaki adamın nazik tavırları, güleç yüzü aklımda yer etmişti. Nitekim kapıdan içeriye girer girmez bana ismimle hitab edişi, üstelik de Türkçe ‘hoş geldiniz’ deyişi çok hoşuma gitti. Tekrar burada olmaktan mutlu olduğumu, otelden ve İsfahan’dan hoş etkilerle ayrıldığım için tekrar geldiğimi söyledim ve pasaportumu uzattım. Aynı odaya yerleşmiştim, daha önce pencerenin hemen önünde yeşil yapraklarıyla duran ağacı 3,5 ay sonra yeniden geldiğimde yapraklarını dökmüş bulmak, ağacı öyle çıplak görmek bir an tuhaf hissetmeme neden oldu. Bu odayı o ağacın yaprakları nedeniyle sevmiş ve özlemiştim. Ağaçları seviyordum, hem de çok seviyordum…

Hindistan ve Pakistan’dan sonra bu denli temiz bir odada kalmak tuhaf gelmişti. O odalarda kalmaya alışmıştım, insan konu ne olursa olsun o her neyse ‘kabul ettiğinde’ bulunduğu yer, durum ve koşullar onu rahatsız etmiyor. Doğrusu, bu yolculuk buna uyumlanma bakımından da bana iyi bir ders vermiş bulunuyor. Kabul etmekten kastım, olduğu gibi kabul etmek, varlığını kabul etmektir. Yadsımadan, aşağılamadan, kendini üstün görmeden kabul etmek…

*Turist otel

 

 

Previous:

Taftan Çölü’nde Rastlantının Böylesi

Next:

İsfahan’ın Çayhaneleri

You may also like

Post a new comment