İçeride ve Dışarıda

04 Haziran of 2011 by

Bhagsu, Dharamsala, 05 Kasım’06

Bugün Dip Tse Chokling Manastırı’ndan ayrılıyorum. Gelişler ve gidişlerin, ‘merhaba’ ve ‘hoş çakal’ların, yolların birleşip ayrılmasının ne kadar doğal olduğunu hissettirdi bana burası. Duygusallığı katmadan minnet duymayı, acımadan merhametli olmayı düşündürdü.

Orsella’dan, Maya’dan, rahiplerden ayrılırken sevgi ve saygı duymanın aslında insanın kendisine duyduğu saygı ve sevgiden kaynaklandığını, eğer içimizde yoksalar aslında dışarıdaki insanlara yapay ve abartılı bir davranışla yaklaştığımızı bir kez daha fark ettim. Rahiplerin saygılı, abartısız, doğal davranışları içimde yer etti. Dar orman yolundan yürürken o bir zamanlar düşlediğim manastırda kalma isteği, gerçekleştirdiğim bir deneyime dönüşmüştü işte…

Bhagsu’ya doğru yürürken, yaprakların düşüşünü, etrafın doğasını ve sonbaharı düşündüm. Kuşların ötüşünü dinledim, ormanın güzelliğinin ve yeşilin içinden geçip giderken bir yerden bir yere gidiyor olmanın ve yine bir bitiş ve yeni bir başlangıcın hissedişinin içindeydim aynı zamanda…

Aklım benden bir dolu km. önde gitmekten vazgeçmese de onu, düşüncelerimi dinlemiyor, aslında düşüncelerin bana, içimdeki o sessiz benliğe ait olmadığını biliyordum. Düşünceler başka bir yerdeyken ben başka bir yerdeydim. Ve zihin her durumu ve koşulu kendi mantığına oturtmaya çalışıyordu. Ne tuhaf! Küçük Buda’da izlediğim bir sahne aklıma geldi; uçağın penceresinden geçen bulutlar gibi, insanın öz varlığının değişmeyene, yani gökyüzüne benzetilmesinin yanında, bulutların aslında düşünceler gibi gelip geçici olduğu doğruydu…

Tushita’ya yaklaşırken, tekrar daracık bir orman yoluna girdiğim andan itibaren maymunlar da sık ağaç dallarının arasından göremediğim gökyüzünün altında oynamaya devam ediyorlardı.

İçeri girdim. Bahçede kalabalık bir grup dışarıda bekliyordu. Aralarına katıldım, neden burada olduğuma, uyuşturucu ve bağımlı maddeler kullanıp kullanmadığıma, koşullara uyup uymayacağıma yönelik soruları içeren bir formu doldurduktan sonra beklemeye başladım. Kampa girmeden önce üzerimizde bulunan fotoğraf makinesi, cep telefonu, kayıt cihazı, walkman v.b. her türlü dış dünyayla irtibat kurmayı sağlayan her şey dolaplara emanet alınıyor ve ‘içeri’ girmemizle beraber ‘dışarıda’ kalıyordu…

İçeriye sadece ‘kendimiz’ girebiliyorduk. Bu hoşuma gitmişti. 10 gün boyunca sadece insanın ‘kendisi’ ile kalabilmesi ve meditasyon halinde kalabilmesi faydadan başka ne getirebilirdi ki? İnsanın her şeyi dışarıda bırakma düşüncesi, kim bilir kendi iç dünyasına samimi bir bakış atmasına dek uzanabilirdi, düşüncelerin koşuşturması yavaşlayabilir, sessizliğin üzerimizi örten hafif bir rüzgâr gibi gelmesine tanık olunabilirdi…

Ne de olsa insan hep bir mucize bekler! Mucizeyi dışardan bekler. Sihirli bir el gelip her şeyi değiştirecekmiş gibi. Ben de bu duyguları hissettim. Ve sonradan anlayacağım üzere ‘mucizeler’ aslında içimdeydi. Mucize bendim. Benden dönüşecek olan şey kendi içimde yaratacağım, dönüştüreceğim içsel simyadan başka bir şey değildi. Kendi kendimin mimarı da, mühendisi de, işçisi de bendim…

Almamıza izin verilen az ve yeteri kadar malzeme ile odalarımıza yerleştirildik. Odalarda meditasyon öncesi ve sonrası birbirimizle konuşmamamız tembihlendi. Herkes her gün farklı görevlerle birtakım işleri üstlenecekti. Kullandığımız tuvaletleri temizleyecek, avluları yıkayacak, bulaşıkları yıkayacak ve yemek servisini yapacaktık.

Üç yataklı bir odada duvar dibindeki bir yatağa yerleştim. Diş fırçam ve macunum, havlum ve üstümü değişeceğim kıyafetlerimi yerleştirdim. Diğer her şeyi dışarıda bıraktığımı yineleyerek…

 

 

 

 

Previous:

Umursamamanın Dayanılmaz Rahatlığı

Next:

Sessizlik Tohumları

You may also like

Post a new comment