İğneada

21 Aralık of 2010 by

Yalnızlığı yaşamaktayken bir deniz feneri arayışı ile başladı her şey. Hayatım hep ışık tutmakla geçti ama bana ışık tutacak birini arıyordum. Oysa gerçek deniz fenerinin kendim olduğunu anlayınca başladı gerçek sevdam. Ve başladım kendimle özdeşleştirdiğim deniz fenerlerinin fotoğraflarını çekmeye. Kendi yaşadığım bölge olan Marmara Bölgesi’nden başladım.

Önce en yakın fenerin olduğu yer olan İğneada’ya vardım. Fransızlar tarafından yapılmaya başlanan fenerlerden olan İğneada Feneri, Karadeniz’in en ucunda, 1866’dan bu yana ayakta duruyor. Bunca yıldır, 40 – 50 metrelik uçurumun üzerinden, 10 saniyede iki çakarak karşılıyor Türkiye’ye giren gemileri ya da uğurluyor…

Hikâyenin bundan sonrası www.igneada.com sitesinden alınmıştır: “Küçük fener evinde yaşayıp feneri bekleyen ailesi hiç değişmemiş. 1940’lı yıllarda üç kızıyla tek başına feneri ve etrafındaki ‘tehlikeleri’ çekip çeviren Selvet Nine’nin torunları, yani dördüncü kuşak görev başında bugün.

Çocukluğunda, içinde doğduğu fenerin ve etrafındaki bomboş yamaçların anlamı, onun için ‘arkadaşsızlık’tı. Ama 41 yaşındaki Nihat Engin, okumak ya da askerlik için gittiği büyük şehirlerden dönüp, hayatını yine o fenerde kurdu. Evet, burnun en ucuna, 40 – 50 metrelik uçurumun tepesine, uçsuz bucaksız bir manzaranın içine kurulmuştu 136 yıllık fener ve ilk çağrıştırdığı şey yalnızlıktı. Ama yaşı ilerledikçe anlamı değişmişti onun için; artık bu yalnızlığı seviyordu.

Nihat Engin, ailesinin dördüncü kuşak fenercisi olarak, görevi babası Mustafa Engin’den devraldı. Mustafa Bey 31 Ekim 1983’te bıraktı, o Kasımın birinde görev başındaydı. Onlar bunu hep yapıyordu: Babasına kayınvalidesinden, kayınvalidesine ölen kocasından, ona babasından geçmişti fenercilik. Fenerciliğin babadan oğula ya da kadınlara geçmesi bir gelenek. Biz bu hikâyeye ancak Nihat Engin’in anneannesi Selvet Kurçak’tan başlayabiliyoruz, çünkü fenerin sözlü tarihi ancak ona kadar gidebiliyor:

Fenere gelin geldi

Şu anda 88 yaşında olan Selvet Kurçak Bulgaristan doğumlu. Beş yaşındayken ailesiyle birlikte, tam sınırdaki Beğendik Köyü’ne göçtü, sonra da fenere gelin geldi. Kayınpederinin ölümüyle kocasına geçen fenercilik kısa bir süre sonra onun mesleği oldu. Eşi Osman, İkinci Dünya Savaşı’nda ihtiyat askerliği nedeniyle İstanbul’dayken hastalanmıştı, ölüm haberini aldı ama ölüsünü bile bulamadı. Biri fenerde, diğeri köyde doğan üç kızıyla bir başına fenerle baş başa kaldığında çok gençti. 14 yıl boyunca yaptığı fenercilikten hatırladığı tek şey eziyet. Yaptığı işin bir zevkini göremeden, ‘uçan kuş bile yok’ yalnızlığında, bir de güvenliği sağlaması gerekiyordu. Üç güzel kızı, bir de radyosu vardı! Radyo aşkına köyün kızları, geceleri yatıya geliyordu. Fener belki de bu özellikleriyle tepede konuşlanan küçük birliğin askerlerini cezb ediyor, pencere parmaklıklarına üşüşüyorlardı. Bir gün pencerelerin parmaklıklarını, dönemin kara yeşil boyasıyla sıvadı. Akşam pencereye üşüşen askerler parmaklıkları yakalar yakalamaz, yakalandılar. Onbaşı ertesi gün şöyle bir haber yolladı: ‘‘Tövbe billâh, bir daha gelmeyecekler. Ne olur şikâyet etme.” Korkmadı. Allah tarafından geldiğine inandığı güçle, başına ‘bişeycik’ de gelmedi. Bir yandan tokmak çevirip, feneri temizleyerek, bir yandan bahçesine ektiği her türlü sebze ve ekinle beslenerek yaşadı.

Damat da iş başında

1960’lı yıllarda Selvet Kurçak’ın kızı Ülfet’in kocası Mustafa Engin’e geçti fenercilik. Ülfet, fenerci torunu, fenerci kızıyken bir de fenerci karısı olmuştu. Sonra da fenerci annesi olacaktı. Avlulu, üç odalı ve ‘kuleli’ bir evdi orası. Altı çocuğunu orada doğurdu Ülfet Hanım. Ama o zamanlar İğneada yürüyerek üç saatti. Ortaokul ise en yakın Kırklareli’nde.

Mustafa Engin, hiç şikâyetçi değildi iki saatte bir tokmağı kurmaktan. 1968’de Cumhuriyet’ten Zeynep Avcı’ya anlattığı gibi, fener kale gibiydi, Karadeniz ayaklanır, köyün damları uçar, buraya bişeycik olmazdı. Uçaklar bile rotasını fenere bakarak ayarlıyorlardı… Tek sıkıntısı vardı, o zaman ortaokul yaşına gelmiş ilk kızını okutamamak. Ama fener, onun sayesinde, bir anlamda yörede modern hayatın simgesi olmuştu: Köyde gazete alan beş-on kişiden biriydi, ilk elektrik, televizyon, kitap onun fenerine girmişti, ilk koltuk alan onlardı, ilk ayakkabı, ilk desenli çorap giyen kızlarıydı.

Mustafa Bey’in okuma tutkusuydu çocukları Sabahat, Nihat ve Nevzat’ı gece üçte kaldırıp saatlerce yürüyerek okula gönderen. Okula göndermeyi başaramadığı ilk kızı Sevim’in anlattığına göre 1960’larda fener hayatı şöyleydi: Ortalık kararır kararmaz gaz doldurulur, yakılırdı. Gece nöbeti için mutfakta toprak fırının yanında yatılır, iki saatte bir sistem yeniden kurulurdu. Karayel estiğinde fenerin tepesi pek de keyifli olmazdı ama rüzgârdan, denizden korkup fenere çıkmamazlık edilir miydi hiç, ya elin gemileri gider bir yere bindirirse!

Ülfet – Mustafa Engin’in, hepsi de fenerde doğan altı çocuğundan biri Nihat Engin, bugünkü fenerci. Limandaki iki ve denizdeki bir fener de ona bağlı. Artık, Fener Sitesi’nin villalarına yaslanmış fener evine her türlü teknolojiyle birlikte internet de girdi. 2000 yılında son sistemle donatılan fener, artık 100’lük halojen bir ampulle çalışıyor ve bu ışık, plastik yansıtıcılar sayesinde 20 mil uzaktan seçilebiliyor. Otomatikteyken hava karardığında kendiliğinden devreye giriyor; elektrik kesintilerinde üç gün çalışıyor.

Nihat Engin’in oğlu Müjdat, Lüleburgaz’da liseyi okuyor; kızı Esra beşinci sınıfta. Anneannesine ayda 60, babasına 850 lira kazandıran fenercilik ona 500 – 600 milyon aylık getiriyor: “Buradaki iş ne mi? Fenerin yanık kalması, ama birileri yaşamasa, üç günde harap olur. Bizimki önemli, sınır ve rota feneri, Türkiye’ye giriş ve çıkışı gösteriyor. Heyecan yok ama doğduğun büyüdüğün evde görev yapıyorsun, böyle bir duygusal tarafı var. Hoşuma gidiyor. Ama bir hayalim var, Norveç’e gidip bir fenerciyle tanışmak! Fenerlerin bol olduğu Norveç’i ve oradaki fenercileri çok merak ediyorum.”

Engin, yalnızlığı seviyor dedik ama gezmeye gelen insanlardan bir kısmıyla sonradan da sürecek ilişkiler kurmuş. Hala gelip gidiyorlar. Orada tanışıp evlenen kimileri, nostaljik geziler yapıyorlar fenere. Ama sıkıntı da çekmiyorlar mı, çekiyorlar. Çünkü kimi ziyaretçiler, geldiği anda feneri gezmek istiyor; ama bu zaman zaman evin mahremiyetine aykırı bir durum oluşturuyor. Biz oradan ayrılırken bilgisayarın başına geçiyor ve Norveç’ten bir fenerci adresi bulmaya koyuluyor.

Bu fener 136 yaşında

1866’da Fransızlar tarafından yapılan İğneada Feneri, yüz yıldan fazla bir süre gaz yağıyla çalıştı. Gaz yağının verdiği cılız ışık kristalle büyütülüyordu. 1979’da asetilen devreye girene kadar böyle çalıştı. Her akşam hava karardığında, 25 litrelik tenekelerden gaz boşaltılır, fenerin çarkları harekete geçirilirdi, çarklar fener boyunca sarkan topa bağlanır, topu kurmak için iki saatte bir koca tokmağı çevirmek gerekirdi. Bu, ‘gece nöbeti’ demekti; bütün gün çiftçilik, hayvancılık, çocuklar, ev / fener temizliği varken, gece uyku yoktu; iki saatte bir kalkılacak, o tokmak çevrilecekti.”

İşte bu hikâyelerden yola çıkılarak deniz fenerlerine olan ilgim artmaya başladı ve Marmara, Ege ve Karadeniz’de bulunan bütün fenerleri gezip fotoğraflamaya başladım. Derken yitip giden bu mesleğin bir belgeselini hazırlamam gerektiğini düşünerek ‘KARANLIĞIN SESSİZ TANIKLARI’ adlı belgeseli hazırladım. Hikâyenin bundan sonrasını merak edenler güncemi takip etmeye devam edebilir.

 

Next:

Bafra Feneri

You may also like

Post a new comment