İnebolulu Filipırlar

05 Haziran of 2011 by

Irmak, Yağmur, Yusuf, Kuzey, Ece ve Ali, aynı mahallede oturan, ilköğretim çağındaki çocuklardı. Hepsi bu mahallede doğup büyümüştü. Birbirlerinin ilk arkadaşı olmuşlardı. Onların yaşadığı yer, komşuluk ilişkilerinin hala yaşandığı bir yerdi. Özellikle bu çocukların aileleri ve birkaç aile daha, ayda birkaç kez, birbirlerine misafir olarak çok güzel zaman geçirirlerdi.


Yaz – kış demeden gezmeyi de gelenek haline getirmiş bu aileler, çocuklarla en son Elmadağ’a gitmişlerdi. Bu sene, yaz gezmelerinin açılışını yapacak olan plan ise önceki buluşmada belli olmuştu: Çocukları İnebolu’ya götürmek. Kastamonulu olan, Ali’nin babası Metin Bey, ulaşımdan konaklamaya her şeyle ilgilenecekti bu gezide.

Çocukların karne aldığı cuma günü yola çıkılıyordu. Saatler gece 12’yi gösterdiğinde, aileler tek tek mahalle bakkalının önünde duran servisin yanına geldi. Çantalar bagaja konurken, çocuklar sanki gece yarısı değilmiş gibi kıpır kıpırdı.  Her şey hazır olup, hareket ettikten ve şoför ışıkları kapattıktan kısa bir süre sonra ise, çocukların hepsi uykuya daldı. Aslında Metin Bey, çocukların özellikle Küre Dağları’nı görmelerini çok istiyordu ama gece yolculuğunda bu mümkün değildi. “Dönüşte görürler artık” dedi, eşine ve yolu izlemeye başladı.

Sessiz geçen yolculuğun sonunda, anneler çocuklarını şefkatle uyandırdılar. Konaklayacakları tesise geldiklerinden, araçtan inme vakti gelmişti. Çocuklar, sabah serinliğinden ürperdiler önce, ama kalacakları ahşap bungalovlara gelince içleri hemen ısındı. Karşılarında Karadeniz, arkalarında yemyeşil orman, bir de masallardaki gibi ahşap evler, çocuklara sabah sürprizi olmuştu. Yine de saat çok erkendi. Küçüklerin biraz daha uyuması gerekiyordu. Çocuklar ve anneleri kahvaltıya kadar odalarda dinleneceklerdi. Babaların planı ise başkaydı. İnebolu’da gelenek, güveç yemeğini sabah yemekti. Onlar da Metin Bey’in tavsiyesiyle çarşının içinden geçerek güveç yemeye lokantaya gittiler.

Kahvaltı vakti geldiğinde, çocuklar ve anneleri bahçeye çıktı. Erken uyananlardan bazıları ise kıyıdaki şezlonglara uzanmış denizi seyrediyorlardı. Bir süre sonra herkes bir araya geldi ve deniz kenarındaki masalara oturdular. Temiz havadan mıdır bilinmez iştahları o kadar açıktı ki masalardaki kahvaltılıkları çabucak bitirdiler. Metin Bey: “İyi ki güveç yediniz beyler, yemeseniz bir sofra daha kurdurmak zorunda kalacaktım herhalde” derken masadaki herkes kahkaha atıyordu. Çocuklar ise, karınları tok ve orada olmaktan mutlu bir halde çoktan plajdaki şezlongların arasında yakalamacılık oynamaya başlamışlardı bile.

Son çaylar içilip, sofradan kalkma zamanı geldiğinde, çevreyi gezme zamanı da gelmiş demekti. İnebolu’da bir gece konaklayacaklarından günü dolu dolu geçirmeliydiler. Metin Bey, gidecekleri ilk yeri çok iyi biliyordu.  Caddede yapılan kısa bir yürüyüşün ardından,  Şehit Şerife Bacı Anıtı’na geldiler. Çocukların hiçbiri Şerife Bacı’nın kim olduğunu bilmiyordu. Metin Bey: “Çocuklar bu ismi sakın unutmayın, eve dönünce de bütün arkadaşlarınıza anlatın. Çünkü bu isim ve nicesi, bizler özgür ve başımız dik yaşayalım diye kendini feda edenlerdir. Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı’nda İnebolu’dan Ankara’ya cephane taşırken donarak hayatını kaybetmiş, bir kahramandır” diye anlatınca, herkes hüzünlendi bir anda. Bunu fark eden Irmak’ın annesi Sibel Hanım: “Hiçbirimiz, geçmişimizdeki acıları unutmayacağız tabii ki, ama yas tutmak yerine bu ülke için çalışarak, ülkemizin bağımsızlığını, birliğini koruyarak huzurlu kılabiliriz bu kahramanları” dedi. Tüm grup, karmaşık duygularla anıt önünde fotoğraf çektirdikten sonra, Türk Ocağı’na doğru yürümeye başladı. Çocuklar belli etmeseler de yol boyu Şerife Bacı’yı düşündüler minik yürekleriyle. Taa ki Türk Ocağı’nın önündeki kayıkları görüne kadar. Bu kayıklar Kurtuluş Savaşı sırasında azimle mücadele eden İnebolu halkı ve yiğit kayıkçılarına bir saygı belirtisi olarak, Atatürk’ün İnebolu Nutku’nu okuduğu Türk Ocağı binasının önünde durmaktaydı.

Merdivenleri, bir yandan manzarayı seyrederek çıkan çocuklar ve aileleri, kapıda kendilerini karşılayan görevli ile içeriyi gezmeye başladılar. Kahramanlıklarından ötürü İnebolu’ya verilen İstiklal Madalyası, Atatürk’ün balmumu heykeli, Atatürk’ün İnebolu’da kaldığında kullandığı eşyalar, o bölgenin tarihine kültürüne ait eşyalar, fotoğraflar derken herkes kendini büyülü bir atmosferin içinde buldu sanki. Gezi bitip, grup görevliye teşekkür ederek oradan ayrılırken: ‘Ne iyi ettin de bizi buralara getirdin Metin Ağabey, çocuklar da bizler de tarihimizle ilgili pek çok şey öğrendik’ dedi, Kuzey’in annesi Esin Hanım. Daha sonra hepsi Türk Ocağı’nın merdivenlerine dizildi ve yine hatıra fotoğrafı çektirdiler.

Hava iyice ısınmıştı. Çocuklar hep bir ağızdan: “Bu kadar gezme yeter! Denize girelim artık” diye tutturunca, program belli olmuştu. Herkes, odasında hazırlandı ve beraber plaja inildi. Suyun birden derinleşmesi sebebiyle, çocuklar yanlarında anne babalarıyla girdiler Karadeniz’in serin sularına.

Saatlerce denize girip çıkan çocuklar, bu kez de önce karınlarını doyurmak sonra da caddede yürürken gördükleri lunaparka gitmek istiyorlardı. Oraya çocuklar gezsin diye gidildiğine göre, anne babaları bu teklife de karşı çıkamadılar. Önce çarşıya gidip İnebolu’nun ünlü etli ekmeğinden yediler. Sonra da cadde boyu yan yana dizilmiş çay bahçelerinin hemen yanındaki lunaparka gittiler. Saatler bir bir ilerlerken, Metin Bey grubu uyardı: “Artık toparlanalım, gün batımını kaçırmayalım. İnebolu’da günün doğuşunu ve batışını izlemek büyük keyiftir. Doğuşu kaçırdık bari batışa yetişelim.” Herkes telaşla arabalara doğru yürümeye başladı. Gün batımını Apaş Tepesi Ören Yeri’nde izleyeceklerdi. Cümbür cemaat oraya vardıklarında, ilçedeki pek çok turistin de buraya gelmiş olduğunu gördüler. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Ellerde fotoğraf makineleriyle herkes bu ana kilitlenmişken Yusuf coşkuyla bağırdı: “Yunus vaaar, denizde bir sürü yunus var!” diye. Çocuklar çok sevinmişti bu işe. Gerçekten de üç tane yunus, batan güneşin önünde sanki çocuklara oyun yapıyordu. Metin Bey, çocuklara: “Hadi yine iyisiniz, bizim İnebolulu filipırlarla tanıştınız” diye takılırken güneşi şen kahkahalarla batırdılar.

 

Previous:

Dört Tarafım Denizlerle Çevrili

Next:

Antik Saklambaç

You may also like

Post a new comment