İpek Yolu

16 Mayıs of 2011 by

Lahor, Pakistan

‘Evrende iki büyük yol vardır; gökyüzünde samanyolu, yeryüzünde İpek Yolu…’ Özbek atasözü.     

İpek Yolu’nun bir zamanlar geçtiği topraklar üzerinde olmak!  Bir zamanlar Çin’den başlayıp Anadolu’dan Akdeniz vasıtasıyla Avrupa’ya uzanan ticaret, sonrasında kültür, başkalaşım ve ruhsal dokunuşlara olduğu kadar çekememezlik, savaşlar ve soygunlara da uzanacaktı. Milattan yüzyıllar önce başlayan ipek alışverişi, ulaşımın kervanlarla sağlanacağı İpek Yolu olarak anılacak, Uzak Doğu’dan taşınan ipek ve baharat kervanlarla Batı’ya giderken yanında Doğu’nun gizemini ve sırlarını da Batı’ya ulaştıracaktı.

Ortaçağ’da ticaret kervanları bugünkü Çin’in Şian Kenti’nden hareket ederek, Özbekistan’ın Kaşgar Kenti’ne gelip burada ikiye ayrılan yollardan birini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizi’ne, diğer yol ile de Karakurum Dağları’nı aşarak İran üzerinden Anadolu’ya ulaşırdı. Anadolu’dan deniz yolu ile Akdeniz ve Karadeniz limanlarından veya Trakya üzerinden karayolu ile Avrupa’ya giderlerdi, Anadolu’nun Batı ve Doğu arasında ‘köprü’ olduğu zamanlar ta o zamanlardan başlar…

Karakurum Dağları’nın adını duyduğumda bulunduğum yerin ve dağların olduğu yerin arasındaki farkı düşünmeden edemedim. Keşmir Bölgesi’ndeki bu yüksek dağların büyük bir bölümünün buzlarla kaplı olması, geçit vermeyen, çok nadir geçit veren bir dağ olması karşısında sadece dağa hayranlık duymakla yetindim ben de. Yeryüzünde dağların en yüksek oluşumlar olması ve dağın yükseklere doğru çıktıkça insanın bilinmeyene ve özgürlüğe duyduğu merak, hayranlık ve tutkusunun artmasının rastlantı olmadığını, insanların toplu olarak yaşadığı yerler ve buraların insana hissettirdiği şeyin yanında, dağların verdiği hissi ve hissettirdiği özlemin ne kadar da farklı olduğunu düşündüm. O zamanlar İpek Yolu üzerinden Karakurum Dağları’nı aşan insanları hayal ettim.

Binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları ile İpek Yolu; günümüz insanlığına eski çağlardan beri çeşitli uygarlıkların doğup geliştiği topraklardan geçerken, tarih sahnesinden geçmiş kültürlerin, inançların, ırkların da izlerini taşıyarak tarihsel ve kültürel bir zenginlik sunarken, aynı anda da insan olarak nerden gelip nereye doğru gittiğimizin altını çizmeye devam etmektedir. Issız yollar üzerinde bulunan kaleler, hanlar, zengin taş süslemeler, mimari dehanın doğduğu görkemli yapılar, kervansaraylar o zamanlardan bu zamanlara uzanabildikleri kadar uzanmışlar, geride kalan görünümleriyle ‘bir zamanlar’ yaşanmış olanların izlerini de ıssız yolların artık azaldığı, hatta kalmadığı bu zamana taşımışlardır. Yeniçağ ile başlayan keşiflerden ve 16. yüzyılda ipeğin Avrupa’da üretilmeye başlamasından sonra eski önemini kaybeden İpek Yolu, kervanların ortadan kalkmasıyla canlılığını ve önemini yitirmeye başlayana dek insanlar arasında dayanışma, kültür ve yaşanmışlıkları olanca zenginliği ile taşımaya da devam etmiştir.

Keşifler bitmez. Her göz için her zaman keşfedilecek bir şey vardır. Bu nedenle yaşanmış, yaşanmakta olan ne varsa benliğimizde; insan olmanın ortak kültür ve yaşanmışlıkları olarak iz bırakmıştır. Geçtiğim yollar üzerinde bu nedenle İpek Yolu’nun ayrı ve tarifsiz derecede önemli bir yeri olduğunun bilincindeyim. Birbirine benzeyen şehirlerden, kalabalıkların arasından geçerken bir zamanlar orda olan ve artık görünmeyen izleri de hayal etmeye devam ediyorum. Bu nedenle yolculuğum üzerinde gördüğüm antik yerleşimler, kervansaray ve Bedevi yaşamları ise beni en çok heyecanlandıran ve yolculuğun dokusunu anlamlandıran etkenler olmuştur.

Taşların yaşanılan her şeyi kaydettiğinin bilinciyle o taşlara dokunmaksa o zamana uzanmak gibiydi benim için.

Previous:

Lahor Müzesi

Next:

Merhaba Hindistan

You may also like

Post a new comment