İsfahan’ın Çayhaneleri

13 Eylül of 2011 by

13 Şubat’07, İsfahan, İran

Doğrudan Mezdek’in yanında buldum kendimi. Beni görünce gözlerine inanamadı. Azeri Türkçesi’yle selamlaştık. Buraya ilk geldiğimde sözleştiğimiz akşam onu beklediğimi, hava karardıktan bir süre sonra saat ayarlamasını yapmayı unuttuğumdan denk gelemediğimizi ve özellikle gelmediğimi düşünme ihtimaline karşılık şimdi burada olduğumu söyledim. Şaşırdı. İnanamadı. Bunu önemsemiş olmamdan dolayı çok sevindi, böylelikle yanlış anlaşılmanın ikimizin de üzerinde bıraktığı intibadan da arınmış olduk. Önemliydi. Söz verilirse tutmak gerekliydi…

Mezdek’in çalıştığı yer Nakş – ı Cihan Meydanı’nda bir hediyelik eşya dükkânıydı. Tam köşede, çok küçük bir dükkân. Girişte kartpostallara gözüm takıldı ilk. Ardından içeriye şöyle bir göz gezdirdim ve eski kokan tarihi ev malzemelerinden, çini işlemeli tabaklara kadar içerdeki rafların dolu olduğu gözümden kaçmadı, o arada ilgimi çeken küçük kırmızı bir kutuya uzanıverdi ellerim. Kutuda iki top vardı ve sallayınca her iki taraftan farklı notalar dökülüyordu. Bunu almalıyım dedim içimden, fiyatını tam sormaya yelteniyordum ki Mezdek ‘senindir’ diyerek yerinden kalktı. Kabul etmedim. Burada çalışan biri olarak aldığım şeyi ödemesi ihtimali, hediye kabul etme fikrinden uzaklaşmama neden oldu. Parayı ödedim ve yine de ‘şükran’ dedim…

 

İşten çıkış saatine kadar çarşıyı dolaşmak üzere ayrıldığımda yanından, tarihi bir yerde olmanın üzerimde yarattığı hoş etkinin de eşliğiyle rengârenk kumaşların, el işi halıların, baharatların, gerçekten işinin ehli ressamların yaptığı enfes tabloların arasından geçtim. Gördüklerime dayanamayıp pullu yastık kılıfları satın alırken bulduğumda kendimi, içimde bir diyalog vardı. Bu kadar hafif şeyler yer kaplamaz derken bir tarafım, diğer tarafım çantayı taşımaktan yaşadığı bel ağrılarını hatırlatıyordu ötekine…

Akşamüzeri tekrar Mezdek’in yanına gittiğimde, yanında biri daha vardı; Murtaza. Murtaza, Azeri Türk’ü değildi ama Türkçesi de gayet iyiydi. Hemen birkaç dükkân yanındaki işyerine götürdü beni. İçeriye girer girmez halıların, kilimlerin bana doğru uzanan hoş görüntülerinin etkisindeydim yine. Halılar sanki tablo gibiydi. Öyle detaylar vardı ki iyice yaklaşıp bakmaktan kendimi alamıyordum. Ben onları inceleyedurayım, Murtaza işyeri sahipleriyle tanıştırmak üzere arkamdan seslendi. Türkiye’den deyince yine sıcak bir karşılama içinde buldum kendimi. Adamlar gayet nazik ve samimiydiler. Çay ikramının ardından Mezdek’de gelince oradan, buradan derken, nereye gidip nerden geldiğimle alakalı bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.

Bir süre sonra Mezdek’le çayhanenin yolunu tutmuştuk bile. Çarşının içinde iki tane çayhane olduğunu ama beni götüreceği yerden, meydanı yukardan izleme imkânı bulunduğunu söyledi. ‘Tamam’ dedim ve yukarıya çıkan dar merdivenlerden tırmanmaya koyulduk. Yukarda minik minik siniler, küçük tahta iskemlelerle birlikte büyülü bir Doğu havası hemen seziliyordu. Balkona çıktığımızda karşımda Nakş – ı Cihan Meydanı vardı, üzerinden gün batan enfes bir dağ manzarası ile birlikte…

Hayal ettiğim gibiydi. Yine İsfahan’daydım ve ilk defa bir çayhanede…

 

 

Previous:

Hussein Alizadeh

Next:

Taksideki Kız

You may also like

Post a new comment