İskenderiye Feneri

22 Mart of 2011 by

31 Ocak 2009, İskenderiye, Mısır.

Çılgın şehir Cairo’dan İskenderiye’ye (Alexandria) geldim. Yine bir hosteldeyim. Eşyalarımı odaya koyup dışarıya çıktım. Deniz kenarındayım, yürüyorum. Gün batmış, denizden gelen balıkçı teknelerinin ışıkları bir yanıp bir sönüyor. Közde pişmiş bir mısır alıp yürümeye devam ediyorum.

İskenderiye Feneri ışığını bir çakıp bir kayboluyor. Kıyıya vuran dalgalar köpüklerini bırakıyor taşlara. Sevgililer el ele yürüyorlar. Satıcılar bir köşe bulmuş müşteri beklemeye koyulmuş. Yürüyenler, gelenler, gidenler…

Gökyüzüne gözüm takılıyor. Ay ince duruşuyla her zamanki yerinde. Aklıma dünyanın neresinden bakarsan bak gökyüzündeki her şeyin aynı olduğu geliyor. Nerden bakarsan ayı, yıldızları, samanyolunu, kuzey yıldızını görebiliyorsun. Ne ilginç!

Derken bir şarkı söylemeye başladım kendiliğinden. Sesim bir alçalıp bir yükseliyor. İçimden akıp gelen duygular birbirine karışıyor. Derken gözümden akan birkaç damla yaşa engel olmuyorum. Ne güzel, ben böyle ağlamayı çok seviyorum. Bu kendiliğinden içimdeki duygunun salıverildiği bir an, biliyorum. Aklıma derinlerden çıkarılan sesin içimize hapsettiğimiz enerji bloklarını çözdüğü geliyor. Bazen hissedilen anlamsızlık duygusunun ağırlığı karşısında insanın müzikle ve sesle şifa bulduğunu hatırlıyorum.

Birden aklıma dinlediğim bir şaman müziği geldi. Şamanlar seslerini kullanarak ve davulla da aynı ritmi tutturarak seremoniye başlar. Ben ne zaman o sesi ve davulun ritmini duysam kendimden geçerim. İnsanı derinden etkiler ve içindeki duyguyu harekete geçirir. O duygu harekete geçtiğinde insandan insana değişerek dışarıya akar; kimi insan ağlar, kimi coşar, kimi oynar, kimi öfkelenir. Bu kişiden kişiye değişir. Önemli olan o duygunun dışarıya doğmasıdır.

İşte bende içimden gelen o sesi çıkararak yürümeye devam ettim. Çok fazla kalabalıklar içinde olmak, karışık sesler duymaktan yorulduğumun farkındayım. Ne de olsa ben metropol insanı değilim, hiçbir zaman da olmadım…

Otele döndüm. Dinlenmek üzere odaya çekildim; limandayım…

Ertesi sabah uyandım, aynı kahvaltıyı yapıp dışarı çıktım. Her yerde Alexander’ın ismi var; her yerde. Batı ona ‘Alexander the great’ diyor – Büyük Alexander – Asya’da ise Zorba derler. İsmini söylemekten çekinir insanlar. Yakıp yıkmadığı, dağıtmadığı yer, öldürmediği insan kalmamıştır. Bugün bu şehirde dolaşırken insanların neye neyi atfedeceklerini bilmediklerini, atfettikleri şeylere de neyi atfettiklerinden haberdar olmadıklarını düşündüm. Önemli olan belki de ünlü olmaktır kim bilir, ünlü olan şeyden faydalanmaktır!

Bir dolmuşa atlayıp kalenin yolunu tuttum. Gözlerim limandaki o büyük heykeli aramak ister gibi baktı. Orada değildi…

Kalenin olduğu yer eski İskenderiye Feneri’nin olduğu yer aynı zamanda. İçine girdim, deniz haşin bir şekilde kıyıya dalgalarını vuruyor. Hava rüzgârlı, kalenin içinde o kadar küçük odacık var ki ve onları izleyen dışarıya doğru daralan pencere aralıkları. Yukarıya doğru çıkan merdivenleri takip ediyorum, aynı odalar yukarda da var. Aşağıya inip geniş terasa geçiyorum. Biraz denizi izliyorum…

Babam hep anlatırdı. İskenderiye Kütüphanesi’ni. Dünyanın çok önemli ve çok değerli kitaplarının bulunduğu çok büyük bir kütüphaneden bahsederdi. Kütüphanenin yakılıp yıkıldığından. Ben de burayı hayal ederdim. Burası hayallerimin sisli dünyasında var olan bir yerdi hep…

İskenderiye benim son durağımdı. Niyetim buradan deniz yoluyla Kıbrıs’a geçmekti. Ancak limandan hiçbir yöne hiçbir şekilde giden gemi olmadığını, seferlerin iptal edildiğini öğrendim. Hal böyle olunca karayoluyla Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye döneceğim.

Aksam 09.00 otobüsüyle Sharm El – Shekh’e gidiyorum…

Previous:

Piramitler

Next:

Rehber Karga

You may also like

Post a new comment