İstimbotta Özgürleşmek

24 Ekim of 2011 by

İstanbul’da özgür olmak için orada yaşamak gerekmez. Yaşadığınızı hissetmelisiniz. İstanbul’da özgür olmak için gezip tozmak gerekmez. Hissederek yol almalısınız. İstanbulda özgür olmak demek;  kıtaları geçmek demektir.  Şehrin kalabalıklığı, egzoz dumanları ve gürültü kirliliği ile beş duyumuza vurduğumuz prangalar, denizin üzerinde akıp giden o demir kutuda, iki kıtanın tam da arasında zincirlerini kırarak ruhunuzu özgür bırakır.

Haydarpaşa’dan başlayan yolculuğunuz, karabatakların ve martıların uyumu ile şekillenmeye başlar. Denizin kokusunu çoktan duymuşsunuzdur zaten. Balıklar ve şanslıysanız size eşlik eden yunuslar günün bonusudur. Meşhur sarı balonu görürsünüz ve ‘neden havada değil ki’ diye içinizden geçirirsiniz. Bu sefer de kız kulesi çıkar karşınıza ve ‘neden yanında değilim ki’ dersiniz. İki düğmeyi birbirine ilikleyen köprü, sizi orada bekliyordur. Gülhane Parkı’nın yeşilliklerini solumak istersiniz.  Birden Galata gelir önünüze. Binaların arasında asice göğe yükselir. Hepsini ama hepsini denizden yalın bir şekilde, el değmemiş gibi görürsünüz. Ve sonunda, doğuşuyla ya da batışıyla size eşlik eden güneş ile rüyanız biter…

Şu his kötüdür ama vapur ilerledikçe ve geriye doğru bakınca sanki biryerden ayrılıyormuş hissine kapılırsınız, uzaklaşırsınız. Ben beğenmem bu hissi. Biryerden uzaklaşmaktansa biryere ulaşmayı tercih ederim. Vapurda hep yan tarafa bakarım bu yüzden. Öyle olunca ilerlediğimi hissederim. Ulaşacağımı anlarım.

Sabah vapurda yer bulmak zor. Bulunsa da içeride hava bulmak zor. Dışarıda beni özgürlük beklerken, ne işim var içeride olmaya. Mahkûm edemem kendimi yarı deri – yarı tahta koltuklara. Yolumu gözleyen sevgili misali, Marmara Denizi tüm heybetiyle, uçsuz bucaksız karşımda. Milyonlarca yıla inat hep orada. Biz onunla herkesin gözünün önünde, gözlerimizle sevişiyoruz. Cebimden bir tabaka ve içinden de Adıyaman tütünü çıkıyor. Özensizce sarıyorum. Keyif sigaralarımız bunlar. Yakıyoruz yine beraberce. Ufuğa karşı tüttürüyorum. Hep orada olmasına rağmen bir kere bile değemediğinden denize, kıskançlığından çatlar gibi bir hali var. Gülüyorum…

Hele vakit kışsa, değmeyin keyfime. İliklerime kadar üşürüm, titrerim, çaresizce vurur dişlerim ama yine de vazgeçmem ondan, denizden, sevgilimden, özgür olmaktan, öyle hissetmekten. Denizin üstündeyken hiç bembeyaz gördünüzmü İstanbul’u?  Hiç o masum kar tanelerinin bütün kaleleri zapt edişine tanık oldunuz mu? Hemen hemen tüm kış boyunca ruhunuzu safiilikle besleyeceğiz yegâne anlardan biridir. İffetsiz İstanbul’un kendini, sorgusuz sualsiz o kar tanelerine bırakışını izlemek ve çığlıkları duya duya, dalgaların arasında ilerlemek…

Ya fırtına da yol almak? Poseidon’u kızdıran insanlara bir cezadır fırtına. Tam da en özgür olduğunuz anda, en tepedeyken, zirveye ulaşmışken özgürlüğünüzü elinizden almak için çabalar. Ama siz bilirsiniz. Bilirsiniz ki bu demir kutu o an yareninizdir. Koskoca bir denizin ortasında hayatta kalmak için tutunacağınız tahta parçasıdır. Ve muhtemelen o parça sizin hayatınızı kurtaracaktır. Nice yollar katetmiş, nice fırtınalar atlatmış ve kimbilir nice insanlar tanımıştır. Ağzı, dili olsa da konuşsa. Hem İstanbul’un sefasını hemde cefasını anlatsa. İçsek beraber. Naralar atsa gece. Sirenler çala çala ilerlese ve geceyi yarsa. Neyse ki biliyorum, onu çok iyi tanıyorum. O, konuşmasa da onu anlamaya çalışan herkesin yanında. Yalnız ona binmek ve yol almak değildir onu ve İstanbul’u anlamak. Dokunmak, hissetmek ve tarih kokan tozlu motorların sesini dinlemek gerek.

                                                                                                                                       

Previous:

Sevgilim Gece

Next:

Moda

You may also like

Post a new comment