İz Bırakanlar

31 Mart of 2011 by

09 Mart 2009, Antalya.

Yol boyu rastladığım bir sürü insan oldu. Birçok insanla tanıştım. Hepsi de bir bir gözümün önünden geçti. Bu insanlardan sadece bazıları bende iz bıraktı.

Hama’da bir otel lobisindeyim. Odaya baktım, lobiye geri döndüm. Odaya girdim, eşyaları bıraktım. Dışarı çıktım, içeri girdim. Ne zaman gelsem gitsem aynı adam lobide oturmuş, hiç konuşmadan uyukluyor, kâh sigara içiyor, kahve içiyor, kâh televizyon izliyordu. Adamı sürekli orada öyle görmek ve duruşundaki o garipliği, çaresizliği hissetmek ona bir sevgi hissetmeme neden oldu. Oturdum, gülümsedim, birlikte bir çay içtik. Çok mutlu oldu. Beni her görüşünde gülümsemeye başladı. Onu gülümserken görmek beni mutlu etti…

Damascus’ta bir oteldeyim. Lobide oturmuş bir şeyler yazıyorum. Aynı anda da mırıldanma şeklinde bir şeyler söylüyorum ki bu Hubert’in dikkatini çekmiş. Masanın diğer tarafında oturan biri dikkatimi böldü, Hubert’la böyle tanıştık. Müzisyen. Hollanda’da yaşıyor ve profesyonel bir koroda söylüyor. Antik şehirlerde konserlerde bulunmuş. Benim de 3 yıl kadar amatör bir koroda söylemem nedeniyle hayatı çok ilgimi çekti, bir süre sonra birlikte şarkı söylerken bulduk kendimizi; aynı zamanda mezzosoprano ve tenorun buluşmasıydı bu…

Hassroun’da kalacağım odadayım. Yerleşmeye çalışıyorum. Kapı çaldı. Elinde bir çuval ile biri içeriye girdi. Gelen Toni’ydi. Çuvaldakiler de patates. Sobayı yakıp içine dilimlenmiş patatesleri koydu ve sıcak gülümsemesiyle “hoş geldin” dedi. Ardından orada kaldığım 12 gün boyunca bana zamanını ayırıp çok eski taş yapıları, manastırları, vadiyi ve kiliseleri gösterdi. Harika bir arkadaş, güzel bir insan. Sıkı bir Hıristiyan. Kilisede oturmuş, eline aldığı kolyesiyle başını önüne eğerek dua edişi gözümün önünden gitmiyor. Arada bir günah çıkarıyor, yapacakları ile ilgili rahiplerin olurunu alıyor, eğer yapacağı dinine ters ise onu yapmaktan vazgeçiyor. Aklımda kalan mutsuzluğu ve o iri yeşil gözlerindeki hüzündü. Kararlarını kendi başına veremiyor oluşundaki ıstırabı bakışlarında geziniyordu…

Beyrut sokaklarındayım, yürüyorum. Karşıdan gelen yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Yaşlıydı, yorgundu ama renkli bir kıyafet giymişti ve elinde çiçekler vardı. Yüzü hala çok güzeldi, ona bakmaktan kendimi alamadım. Bu bakışımla birlikte yanımda durdu, göz göze geldik; bana bir çiçek uzattı. Çiçeği aldım, parayı ödedim. Aynı çiçeği ona uzattım, yanağına bir öpücük kondurdum, şaşırdı, çiçeği aldı. Mahcup mahcup teşekkür etti. Ben giderken hala ardımdan şaşkın baktığını hissettim…

Beyrut’ta bir oteldeyim. Resepsiyondaki yaşlı adamla arada selamlaşıyor, bir iki laflıyoruz. Bir seferinde bana bir elma verdi. Bir başka sefer ben ona muz verdim. Beni gördüğü her seferinde buyur ediyor, beni görünce çok mutlu olduğunu belli ediyordu. Sanki uzun zamandır görmek isteyip de göremediği biri gibi. Otelden beşinci günün sonunda ayrılırken tek tek günleri saydı ve her gün bu sayfada adımı görmekten çok mutlu olduğunu söyledi. Mahcup oldum, teşekkür ettim. Bu anda ismini hatırlamıyor olmaktan utanıyorum. Öyle saygılı ve hürmetli bir sevgi gösterdi ki bana onun yüzünü unutamıyorum…

Cairo’ya giderken yanımda biri oturuyordu. Muhammed. Aswan’a kız arkadaşını görmek için gidip geldiğini söyledi. Zayıf, iri gözlü ve mahcup biri. Cairo’da bana otel aramamda, çantamı taşımakta çok yardımcı oldu. Bunu hiçbir karşılık beklemeden yardım etmek adına yapıyordu. Ve bu insanca davranışı bende iz bıraktı…

Mısır’da Nefertiti’nin tapınağında elinde bir kitapla hiyerogliflere bakan biri dikkatimi çekti. Yanına gittim. Tanıştık; Daniel. Sonraki birkaç gün boyunca beraber dolaştık. Hissettiği şey üzerine yaşamın materyalist görünümünden bunalıp yaşamı farklı açılardan keşfetmek ve gevşemek üzere yollara düşmüş biri. Ortak noktalarımız beraber geçirdiğimiz bu birkaç günü çok hoş kıldı. Tapınakları dolaşırken anlamlarını anlamaya çalıştığı hiyerogliflere bakarken bakışlarındaki düşünceli hali içime yazıldı. İşte buydu. Bir gerçek var ki her birimiz görünen anlamsızlığın ötesinde var oluşumuzun anlamını bıkmadan yorulmadan arıyorduk. Daniel’da o arayanlardan biriydi…

Hassroun’da bir kilisedeyiz. Uzun uzun sıralanmış tahta oturma yerlerinden birinde de ben oturuyorum. Ölen bir rahibin ardından düzenlenen bir ritüeli izliyorum. Rahip sürekli konuşuyor, elindeki haçı gezdirirken. Aynı anda bir çocuk ağlıyor, babası onu susturmaya çalışıyor, kimi insanlar ayakta, kimi oturuyor. Taş duvarların görünümü karşısında etrafa bakınırken yapının eskiliği dikkatimi çekiyor. Derken iki kanadı olan kapının kapalı olan kanadının açıldığını gördüm. İçeriye simsiyah giyinmiş bir rahip girdi. Tam girişe yakın bir yerde oturduğum için göz göze geldik. Adam yeni traş olmuş, gayet bakımlı gözüküyor. Genç biri ve gözleri sıradan bakmıyor. O an nedendir bilinmez bende iz bıraktı. Aynı rahip hemen arkamdaki bir bölmede günah çıkarmak üzere gelenlere günah çıkartıyordu. Ritüelin ardından dışarıya çıktım. Toni’yi beklemek üzere kapıdayım. Aynı rahip dışarıya çıktı. Selamlaştık…

Yılbaşı gecesi. Toni’lerin lokantasındayız. Toni’nin arkadaşları var. Bir masa donatıldı. Vakit gece yarısına doğru gelirken neşeli sesler yükseliyor. Derken hiç konuşmadığı dikkatimi çeken bir çocuk sanki konuşurmuş gibi şarkı söylemeye başladı. Gözleri kapalı söylüyor, elleri havada birtakım şekiller çiziyor, aynı anda da kâh konuşuyor kâh şarkı söylüyor. Sonradan öğrendiğime göre bu çocuk Qadisha Vadisi’nde yaşıyormuş, kasabaya gelen yol çok uzun olmasına rağmen asla arabaya binmez her zaman yürürmüş. Yürürken de daima şarkı söylermiş. Yer yer ona deli diye hitap eden insanların olduğunu da eklediler…

Ürdün’de Vadi Ramm’da çölde bir mağaradayız. O gece tanıdım Line’i. Uzun yıllar, 5 yıl kadar Filistin’de çalışmış. Uluslararası bir yardım organizasyonunda. Bölgenin tehlikeli ve hareketli bir yapısı olduğunu bildiğimden dolayı sordum ona, yaşam nasıl oralarda, tehlike arz etmiyor mu gibilerinden. Hiçbir problem yaşamadığını, haberlerdeki gibi sürekli savaş olmadığını, her zaman sorunsuz bölgelerin de olduğunu söyledi. Line’in yaşamı bana ilginç geldi…

Vadi Ramm’da beni çadırında konuk eden Abdala’dan bahsetmeden geçmek olmaz. Bedeviler gibi giyiniyor; uzun bir entari, kafasına sardığı peştamalı ve yaşam tarzıyla Abdala tam bir Bedevi. Çölde yol alırken boylu boyunca uzanan kumların içinden dağlara doğru tek başına direksiyon sallarken özgür ve çok mutlu hissettiğini anlatırken bana bahsettiği şey hiçbir zaman unutamayacağım anlardan birine yazıldı…

Bsherri’den Hassroun’a yürüdüğüm günlerden birinde acı içinde havlayan bir köpek sesi duydum. Sesi duyduğum yöne doğru yürümeye başladım. Herhangi bir şey göremeyince geri dönmek üzere yönümü çevirdim ki arkadan gelen biri beni durdurdu. Abdulkader’le böyle tanıştık. Suriye’den. Burada çalışıyormuş. İngilizce bilmediğinden daha fazla konuşamadık. Hakkında bildiğim her şey bundan ibaret. Tam gitmek üzereyken beni tekrar durdurup içerden elinde birkaç elmayla geri döndü. Teşekkür ederek yola koyuldum. Sonraki günlerden birinde yine beni görüp koşarak yanıma geldi ve bir torba elmayı elime tutuşturdu. Mahcup mahcup aldım. Yılbaşı günü ona bir hediye götürdüm. Çok mutlu oldu. Ardımdan ‘Selma’ diye öyle bir seslenişi vardı ki devamını getiremedi…

Santa Maria’yı Hassroun’da her gördüğümde düşünceli, yorgun, mutsuz bir hali vardı. Yüzünde her daim sanki acı çekermiş gibi bir ifade yakaladığımdan kendimi ne düşünüyor olabileceği ile ilgili düşünürken buluyordum. Ardından gençlik günlerinde çekilmiş bir resmini gördüm. Upuzun saçlara, güzel bir yüze sahip bir kadın. Ardından şimdiki halini düşündüm. Yıllar onu nasıl da değiştirmiş. Onun bu hali bana düşüncelerin bedenimizi ve ruhumuzu nasıl da doğru orantılı olarak etkilediğini hatırlattı. Bedeni yaşlandıran da buydu…

Hassroun’da bir aksam üstü buz tutmuş yollardan yürürken Toni’nin babasının dükkânının önünden geçiyormuşum. Hemen önüme geçip beni durdurdular. Hava buz gibi soğuk. İçerde soba yakmış etrafına da oturmuşlar, patates yiyip arak içiyorlar. Bana da ikram ettiler. Arak bizim rakının aynısı. Merak edip şöyle bir tadına baktım, gerisini getiremedim. Zira anason kokusu benim haz almadığım bir kokudur. Ama patatesleri afiyetle yedim. O akşam onlara eşlik etmemden dolayı çok mutlu oldular. Ve beni memnun etmek için ellerinden geleni yaptılar. O akşam ilerde gülümseyerek hatırlayacağım anılardan biriydi artık…

Previous:

Yol ve Yolcu

Next:

Yol Komikleri

You may also like

Post a new comment