Kapılar

08 Mart of 2011 by

05 Ocak 2009 Bscherri – Lübnan,

Öyle güzel kapılar gördüm ki antik şehirlerde, büyük taş kapılar, devasa büyük. Düşünmeden edemedim; kapıların görünen yüzünden görünmeyen yüzüne doğru söylediklerini…

Kapılardan yaşam alanlarına girilir, bilindiği üzere. Ve ilk izlenim kapılardan gelir. Eski zamanlarda yaşam alanlarını taşlardan yapmış insanlar. Ve o taşlar o zamanların etkilerini hala daha taşır. Dolaştığım yerlerde gördüğüm taşlar, görünümlerindeki büyüklüğe rağmen estetik ve sanat harikasıydılar. Lübnan bu anlamda dünyada taş işlemeciliğinin en önemli ve başarılı örnekleriyle dolu, keza Suriye ve Ürdün de öyle. Burada, Baalbeck Tapınağı’nda gördüklerim ise gerçekten de muhteşemdi…

Tapınakların içinde dolaşmaksa nerden başlarım, nasıl anlatırım bilemiyorum, bunca taşın, kayanın; eve, tapınağa, saraya dönüşmüş haliyle insanda bıraktığı etkiyi, üstelik yıkıntı bile olsa hala muhteşem. Bu anlatılacak bir şey değil…

Malum yollarda eski zamanların izlerini taşıyan antik yerleşimlerin yanında yeni yerleşimleri görünce insan birazcık afallıyor. İzler nereden gelip nereye doğru gidiyor olduğumuzla ilgili bir fikir veriyor insana zira… Ve hayretle fark ediyorsunuz ki bir şehre ulaştığınızda görünen kalabalığın içinde yükselen antik şehirlerin kalabalıklarla iç içe gibi durduklarını ama aslında birbirlerine karışmadıklarını, karışamadıklarını… Benim özellikle Suriye’de gördüğüm ev giriş kapıları küçüktü. Hatta bazılarından eğilmeden içeri girebilmenin mümkün olduğunu sanmıyorum. Eee, insan o kapıdan girince ne hissedebilir, darlık, sıkıntı belki…

Ve yine büyük bir kapıdan içeriye girince bir ferahlık hissediyor insan. Geniş, büyük, göz alabildiğince uzanan bir his sarıyor ardından…

Ve ardından kapıların, ardında yaşayan insanların ruhunu yansıttığını düşündüm; yaşam biçiminden yaşama nasıl baktığına dair…

Demir kapıları düşündüm. Korkuyu hissettim. Emniyette olma duygusunu, emniyette olmadığını hissetme duygusunun envai çeşit kilitlere doğru uzandığını düşündüm.

Köy kapıları geldi aklıma. Basit, sade, gösterişsiz. Bir köy kapısından içeriye girerseniz eğer bu insanların saklayacak, gizleyecek bir şeyleri olmadığını görürsünüz; her şeyleri ortadadır. Hemen bir sofra açılır önünüze, sevgiyle birlikte. Sıcacıktır köy evleri, kendi eviniz gibi rahat edersiniz. Aklıma komşum Şerif Nene geliyor. Tahta bir kapısı vardır evinin. Ne zaman gitsem kapısı açıktır, asla kilitlemez. Gönlü de açıktır kapısı da…

Söylemeden geçemeyeceğim bir kapı var ki Nepal’de bir ‘jungle’in içinde gördüğüm sıra dışı bir kapıydı; ‘Bir Şaman kapısı…’

Yoğun bir sis dumanının ardından aralanan görüntü ile birlikte kapıyı gördüğümde olduğum yere çivilenmiştim. Zira sis, orman, rüzgâr ve içinde bulunduğum manzara insanı alıp götüren cinstendi. Gördüğüm derinliğine ve uzunluğuna geniş bir kapıydı. Kapıya ulaşmak için topraktan yapılmış birkaç basamak vardı. Ve kapı üzerinde kırmızı renkte koyulmuş işaretleri gördüm. Kırmızı boyalar bilindiği gibi tüm şaman kapılarında bulunan geleneksel boyalardır. Kırmızı kapıyı belirli kılıyor ve diğerlerinden ayırıyor. İşaret öyle bir işaret ki kapı ‘ben hem buradayım hem de değilim’ diyor. Hem gösterişsiz, tahta bir kapı hem de içinde yaşayanı belirleyen kırmızı işaretleriyle de çok sıra dışı. Evin içerisine girince geniş bir oda gördüm; içinde ateş yanan bir ocak vardı. İçerisi mis gibi tütsü kokuyordu. Odanın diğer köşesinden yukarıya doğru çıkan bir merdiven başka bir kapıya bir odaya açılıyordu. Ve odada sadece uyumak için bir sedir vardı…

Bilindiği gibi şamanlar bu dünya ve öteki dünya arasındaki aracılardır. Aynı zamanda da görünen benliğimizden öteki benliğimize giden bir yol olduğunu bulan kadim insanlardır. Bu konuya sonra değinmek üzere kapılara geri dönüyorum…

Düşünmeye devam ediyorum; bir evde ne kadar çok kapı varsa o kadar da çok oda vardır. Bölmeler vardır; belki de bu bölmeler kendi içimizde ne kadar çok bölündüğümüzü anlatır gibidir…

O nedenle de çadırlara değinmeden geçemeyeceğim. Bir çadıra ilk girdiğimde hissettiğim şey çok anlamlıdır. Her şey gözünüzün önündedir, bölmeler yoktur. Sizi doğadan, topraktan, havadan, sudan ayıran çizgi çok hafiftir. Şerif Nenem anlatırdı; daha çocukken kıl çadırında yaşarlarmış. Yağmur yağdığında yağmurun çiseleri çadırdan yumuşak yumuşak içeri girer ve yüzüne değermiş. Ama üşütmeden… Öyle güzel anlatırdı ki yağmur benim yüzüme de değsin isterdim. Çadıra bir perdeden girersiniz, kapı yoktur. Ve içerisiyle dışarısı birdir. Onu ayıran bölme belli belirsizdir. İddiasızdır yani…

Bilindiği gibi şeyler görünenden görünmeyene doğru yol alır. Ve en küçüğünden en büyüğüne dek var olan her şeyin kendine has bir hikâyesi vardır; kendi içine doğru derinleşen ve nihayet göremediğimiz bir noktada hissetmemizle birlikte bağlantı kurabilmeyi mümkün kılan… Bu nedenle kapıların sembolik anlamları ve hikâyeleri bu açıdan bakıldığında çok şey anlatır. Gözümüzün önündeki var oluş yerini sembolik anlamlara bırakır. Antik şehirler birçok şeyi unutan günümüz modern insanına bu bilgiyi hatırlatmaya devam etmektedir.

Ve evrim yolunda kişisel tekâmülümüzde geçtiğimiz kapılar; görünmeyen kapılardır. O kapılardan hislerimizi izleyerek geçeriz; o ayla yıldızların gözettiği görünmeyen yolu…

Previous:

Tripoli’de Bir Gün

Next:

Her Şey Bir Rüya Gibi

You may also like

Post a new comment