Karakorum, Uygurların, Goktürklerin Ayak İzlerinde

23 Ocak of 2011 by

Bir önceki akşam içtiğimiz kımızdan, votkadan olsa gerek sabah uyku tulumumdan çıkmak istemedim, arkadaşlarım;

-Hadi Mel, banyo yapacağız bugün!

Yaramaz cocuklar gibi

-Banyo yapmak istemiyorummm!!

Aa doğru ya bu tura çıktık çıkalı vucudumuz ilk defa suyu görecekti. Kahvaltıdan sonra ellerimizde şampuan sabun  havlu kaplıcaya doğru yürüdük.

Kaynağın ağzından ahşap bir kulübeye bağlanmış bir boru 4 ayrı kabindeki küvete sıcak su taşıyordu. Köyün içinden bizimle gelen bekçi bayan vanaları açtı. Çiftlere birer kabin bana ayrı bir kabin hazırlanıyordu. Bir yandan kapı önünde sıcak suları bekliyor, bir yandan da sabahın soğuğunda bir an önce kendimizi bu sıcak suya atmak istiyorduk. Rüzgarı, soğuğu olduğu gibi geçiren tahta duvarlı kabinlerimizde çarçabuk soyunup sıcak sulara girdik. Yan kabinlerden birbirlerimizin seslerini duyuyor arada bir off aman yandım, çok sıcakkk,diye bağıran arkadaşlarımla gülüşüyor, konuşuyorduk. + 38 C’lik bir küvete girmek önce bağırtıyor, soğunmuşsun ya donacaksın yada haşlanacaksın seçimi yapıyor haşlanmayı göze alıyoruz. Buz getirin soğutalım, su suyuuu!!

Biraz sonra bağrışmalar kesildi. Ya herkes o sıcaklığa alıştı yada haşlandığı için sesi soluğu gitti!! Belgesel  bir programda izlemiştim. İskandinav bir ülkedeydi sanırım, açık kaplıca sularına buzda karda böyle sıcacık kaplıca sularına girdiklerini, işte bizde öyleydik. Vay be belgesel gibiyiz….

O sıcak sudan çıkınca uzun süre ateş gibi olan bedenimiz, çıktıgımızda nerdeyse elli derecelik farka karşın üsümedi. Hepimiz aklanmış, paklanmış  sıcak suyla mayışmıştık. Garden eşyalar toplandı. Hemen sonra yine taşıtımıza bindik. Bu kez genelimiz uyuya kalmıştı. Öğlen yemek molamıza kadar taşıtta herkes sakince uyukluyor yada uzayan topraklara dalıyordu.

Öğleden sonar, tarihte çok önemi olan Karakorum’a geldik.  Kasaba görüntüsünde ufak bir şehir. Bir ucunda termik santral, diĞer ucunda Moğolistan’da kurulan ilk Budist manastırı. Dört tarafı yüksek beyaz duvar ve  stupalarla çevrili. Erdene Zuu Khiid konaklama ger kampımıza gitmeden, gün ışığından daha çok faydalanmak için hemen manastırı gezmeye gidiyoruz. Koca bir kapıdan girince eskiden bu avlunun nasılda kalabalık bir yer olabileceğini tahmin edebiliyorum.

Okuduğum bilgilere göre Mancurlular gelene kadar tam bin tane keşiş, 300 tane ger kurulu imiş. Sonra 1760 ve yine 1808’de restorsayondan geçmiş. Üçüncü olarak da 1930’larda Stalin devriminden payını almış. Bu keşişlerin çoğu katledilmis veya Sibirya’ya gönderilmiş. Bir daha da haber alınmamış bu gidenlerden.

Zamanın Kaanları, bu şehir halkının bağlı olduğu 12 ayrı dine tolere ile aynı ayrıcalığı vermeleriyle ünlülermis.Camilerin, manastırların,Nestorian kiliselerin olduğu farklı inanışlara hizmet veren merkezmiş. Hatta Kubilay’ın annesi bile Nestorian imiş.

Nestonirizm, İsa’nin iki ayrı kişilik ve karakterde olmasına inanıstır. Biri İsa, diğeri Logos’tur. Bu inanış, rekarnosyonada iyimser yaklaşarak anlamaya çalışmıştır.

Moğolların eski başkentleri olan Karakorum, bir ana cadde buna bağlanan tozlu geniş sokakları, merkezde bir iki banka market ve günlük açık pazardan ibaret, bu küçücük şehire Marko Polo’da ayak basmıştır.

Erdene Zuu Khid Manastır Müzesi’nden

Avludaki bir çok mabedin detaylı çatıları

Birkaç saat manastır avlusunda, mabetlerin arasında gezdikten sonar, merkezdeki pazaryerine gittik. Halkın alışveriş işlerini izledik. Yine ben, rehberimiz Chaana nasıl olsa her öğün et yiyoruz. At etini de deneyelim dedim.  Pazardan ertesi günü için at eti ve diğer günlerimiz için erzak aldı.  Yolumuzda bundan sonraki 5 gün boyunca kasaba yoktu.

Görünüşte, eti daha kırmızı yağı daha sarı renkte olanı at eti

Karakorum sokakları

Pazar yerinde

Yaz aylarında yapılıp kurutulan peynirler

Pazardan kalacağımız gere giderken Chaana’ya yakında olan Türk yapıtlarından biri Kaplumbağa Anıtı’nı grup göremeyeceğimizi sordum. Olur dedi.

Erdene Zuu Khid Manastırı’nın hemen arkasındaydı.

Kaya Kaplumbaga -Turkish Monument diye adlandırılan bu kaplumbağa ebediyeti temsil ediyor

Hava kararmak üzere iken ger kampımıza girdik. Bu kamp şehrin eteğinde kurulu 4 ger çadırı vardı. Tek misafir ise bizdik. İskandinav çift, sabah ekibimizden ayrılıp buradan otobus ile başkente döneceklerdi.

Gerlerin bekçisine merhaba deyip çadırında ilk çaylarımızı içtik. O sırada orada oturan bir bey, güzel İngilizcesiyle bizimle sohbete başladı. Kendisinin  hava alanında çalıştığını aynı zamanda bir sanatçı olduğunu, enstrumanlar çaldığını, istersek bu akşam yemekten önce bize küçük bir konser verebileceğini bu işi hem zevk hem de ek iş olarak yaptığını söyledi. Açıkçası ben, hemen atladım. O akşam çadırımıza gelip 12 bin tugrik karşılığında bize 3 ayrı çalgı ile  gırtlaktan yöresel şarkılar söyledi. Çok da hoşumuza gitti. Moğollar gırtlaktan söyledikleri ezgilerle bilinir. Bunu öğrenmek ise büyük marifet. Merak edenleriniz varsa netten bulebilirsiniz. Döndükten sonra duyupta adını hatırlayamadığım bir Moğol şarkıcıyı ararken, bu bize konser veren beyin kısa klibinide görünce aa iste bu kişiydi demiştim. Şimdi adı aklımda değil. Bakıp bulursam tekrar bu bölüme adını yazarım.

İste bir gün daha bitti. Bu kez tarihi başkent Karakorum’da uyuyorduk. Bir zamanlar Türk atalarının da eviydi bu topraklar.

Sabah rotamızı Güney Gobi’ye çevirecektik.

Devamı olacak beni izlemeye devam edin!!!

Previous:

Kımız, Gobi’de İçilir

Next:

Dinazor Topraklarında

You may also like

Post a new comment