Karlar Altında Yedigöller

05 Şubat of 2011 by

Doğayla iç içe yaşamaya alışmış bütün insanların, asla unutamayacağı anlar vardır. Bu anlar artık hafızamızın bir bölümünde yerleşmiştir. İz bırakmıştır kısacası, bende iz bırakacağı kesin olan Yedigöller gezimi paylaşmak istedim.

Güzel memleketimde yaşayıp ta şu ana kadar görme fırsatı olmamış veya görebilme şansını yakalayabilmiş ama karlar altındaki baştan çıkarıcı güzelliğini kaçırmış olanları ısrarla davet ediyorum Yedigöller Milli Parkı’na. Dünya mirası olan bu kışkırtıcı doğa harikasını tüm insanlığın görebilme şansını yakalamasını diliyorum…

Benim bu şansı yakalamam çok zor olmadı. Tanışmam çok uzun zamandır olmasa da, sanki çok uzun yıllar önceden tanışıyor izlenimi duyduğum İsmail Şahinbaş dostum sayesinde gerçekleşti bu gezimiz. Doğayla ilintili birçok işi başarıyla yürüten bu arkadaşımızın gezgin ve fotoğraf sanatçılığı yönü de vardı. Kurmuş olduğu Trekking Turizm firması, Yedigöller’e bir fotoğraf gezisi düzenlemişti. Aynı zamanda belgesel çekimleri de yapılacaktı. Benimde radyo – TV program yapımcılığı konusunda eğitim almış olmam, biraz daha fazla heyecan duymama neden olmuştu.

Önce küresel iklim değişikliği nedeniyle bir türlü yağmayan kar Ocak sonunda yağdı. Beklediğimiz an gelmişti ve Bolu’ya hareket ettim. Bolu’da şirin Bolu evlerinin arasından yaptığım kısa bir turundan sonra, Köroğlu Heykeli’nin önündeydim. Akşamüstü diğer illerden gelen arkadaşlarımızla buluştuk ve sabah Yedigöller’e ulaşmamızın daha doğru olacağı kararıyla o gece bolu da konakladık. Mudurnu’da bulunan Hacı Şakirler Konağı işletmecisi Mehmet Cantürk Beyi’nde katılımıyla, güzel bir akşam sohbeti renk kattı Bolu konaklamamıza.

Ertesi gün sabah erken saatlerde yola çıktık. Direkt Bolu üzerinden ya da Mengen üzerinden ulaşmak gibi iki seçeneğimiz vardı. Diğer yolun çok karlı olduğu ve kapanma ihtimali olması nedeniyle, Mengen üzerinden ulaşmayı yeğledik. Ankara yönünde 45 dakikalık bir ilerlemenin ardından, Mengen yönüne saptık. Yarım saatlik asfalt yoldan sonra toprak yolda ilerledik. İlerlerken iyi ki de asfalt yapmamışlar diye düşünmedim değil. Çünkü gördüğüm tüm örneklerde koşullar ne kadar güzel olursa, doğadaki tahribat o derece fazla oluyor. Bu da doğadaki tahribatın büyük oranda insan kaynaklı olduğu sonucunu doğuruyor. Üzerinde bir kez daha düşünmemizi gerektiren ürkütücü bir durum…

Zaman zaman karla kaplı yollardan tırmanışımızı tamamladığımızda Yedigöller’den ilk sıradaki Seringöl’ün kıyısındaydık. Daha önceki yıllarda Orman Bölge Müdürlüğü’nce işletilen; konaklama, yeme- içme tesisleri, bungalovlar, çadır alanları vs tesisler özel sektöre devredilmiş. İşletmeci firmanın oldukça duyarlı yapısı bizleri mutlu etti, çevrenin titizlikle korunuyor olması hemen fark ediliyordu.

Seringöl’ün yanı başında cafe – restoran olarak kullanılan bir bölüm ve 25 – 30 yatak kapasiteli bir pansiyon var. Daha yukarılarda ise 6 – 7 adet bungalov seçeneği sunulmuş. Aşçı İbrahim Usta ve yardımcı personel Aykut kardeşimiz, gelen misafirleri memnun etmek için canla başla çabaladılar, başarılıda oldular.

Seringöl’ün kenarındaki patikadan Büyükgöl’e geçiliyor. Fotoğraflardan tanıdığımız ahşap köprüsü bizim objektiflerimize de konuk oldu. Gölün etrafındaki patikadan dolanarak Büyükgöl’ü turlamamızla birlikte günüde sonlandırdık.

Gece oldukça ayaz olmasına karşın personelin ve konukların sıcaklığı ortamı çoktan ısıtmıştı. Ortadaki odun sobası ise vazgeçilmezimiz oldu. Çaylar, keyifli sohbetler derken zaman hızla akıp gitti…

Sabah gün doğmadan kalktık. Sıkı bir kahvaltının ardından Büyükgöl’ün bitim yerindeydik. Kahvaltısını bulduğu meşe palamuduyla yapan sincap dostumuz günümüzün keyifli geçeceğini fısıldar gibiydi. Bu kez Deringöl’deydik. Her gölün başında olduğu gibi burada da göl hakkında bilgiler mevcut. Gölde yaşayan gökkuşağı alabalığı, Abant alası, gümüş gibi türler var. Yine patika yoldan ilerlerken sık sık ağaçkakan sesleri adımlarımıza eşlik etti. Deringöl’den, Nazlıgöl’e kadar dere yatağı boyunca ilerledik. Dik bir yükseltiden inen dere yatağı şelaleler oluşturmuş. Biraz ileride ise yedi pınardan oluşan Dilek Çeşmesi vardı. Pınarlardan biri donmuş olduğu için dileğimiz tutmayabilir esperisi gülüşmelere neden oldu. Sırada Kurugöl ve İncegöl vardı. Hepsinin kendine has duruşu, kişiliği var gibi. İnce ve Sazlıgöl rakım olarak en üstteki göller ve üzerleri tamamen buz kaplıydı. Sazlıgöl’ü takiben dere vadisinden Geyik Üretme Merkezi’ne çıktık. Komar (orman gülü) bitkisiyle kaplı dere kenarı görsel şölenini sundu. Ayrıca göllerin etrafındaki kayın ağırlıklı, çam, gürgen, köknar vs den oluşmuş ormanlar şöleninde ötesinde.

Geri dönüş yaklaşmıştı. Geyikleri görebilmek için çok fazla bekleyemedik. Onları bu seferlik göremedik ama oralarda olduklarını hissedebiliyorduk. Ait oldukları yerlerdeydiler, özgürdüler, güvendeydiler.

Yorulmuştuk ama mutluyduk. Sucuk ekmeklerimizi yerken keşke sıkça gelebilsek diye geçiriyordum içimden. Dönüş yoluna koyulduğumuzda bir dahaki gelişimizin planlarını yapmaya başlamıştım bile…

Yazı: Şükrü Turgay Demiröz, fotoğraflar: İsmail Şahinbaş

Previous:

Kapadokya’da Balon Sefası

Next:

Bodrum’da Şubat Güneşi

You may also like

Post a new comment