Kathmandu

09 Ağustos of 2011 by

06.08.2011

‘Ömür geçtikten sonra acı olmuş, tatlı olmuş ne önemi var, can dudağa değdiğinde, Nişapur’da olmuşsun, Belh’te olmuşsun ne farkı var. Muhabbet şarabı iç. Çünkü benden ve senden sonra ay, hilalden sonra dolunaya, dolunaydan sonra hilale geçip duracak’

Yerlilerle konuştuğumuz bazı şeyler var. Yaşam, yaşamak, üretebilmek, ölmek ve var olmak. Budizm’in ruhani dumanı artık tapınaklardan burnumuza kadar ulaşmaya başlamıştı. Kendi aramızda bu dumanı yerinde görebilmek konusunda anlaşıp, sabah erkenden ayinleri yerinde görebilmek için Naba’nın eşliğinde Nepalliler ve Tibetliler için kutsal olan Boudhnath stupasına geldik. Stupa, bir kubbenin üzerinde katman katman yükselen bir yapı. Burada ki Budistler onun Budha’nın kendisi olduğunu söylüyorlar. Stupa, gerçekten Budha’nın gözlerine sahip ve geçirdiğiniz tüm zaman boyunca sizi izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Görsel olarak tatminkarlığının yanında, bu tapınak Budha’nın kendi elleriyle inşa edilmiş. O öldükten sonra ise 4 oğlu tarafından devam edilip inşası tamamlanmış. Stupanın etrafında keyifli sohbetler eşliğinde Budistlerin aralarına karışıp bizde Budha’ya saygımızı gösteriyoruz.

Boudhnath stupanın bir özelliği ise altında dev bir Budist kütüphanenin olması. 8. yüzyıldan bu yana Budistlikle ilgili dokümanların, el yazmalarının burada olduğundan bahsediliyor. Girebilmek için izin istiyorum ama öğreniyorum ki sadece rahipler girebilirmiş.

80 – 90 yaşının üzerindeki, ‘yaşlı’ demeye dilim varmayan insanların buradaki çevik görüntülerinin altında yatan sırrı buldum. Dua etme, beslenme ve meditasyon şekilleri. Stupanın etrafına yerleştirilen irili ufaklı yüzlerce ‘Om’un, yine aynı ruhani tını ile çevrilerek ve koca stupanın etrafının onlarca kez tavaf edildiği tapınma, kişiden kişiye değişen, bütün vücut uzuvlarının hareket ettirilerek yapıldığı meditasyonla (kimisi 10 dakika kimisi saatlerce, kimisi günlerce) süslenmişti. Ayrıca besleyici bufalo eti, yak sütünden yapılan peynirler ve buharda pişen çeşitli çeşitli sebzeler zinde olmalarının bir diğer temeli. Bu kadar çok tanrıya ölümüne bağlı olmaları, heykellerden yapılan görsellere tapmaları ise bence mental kuvvetlerinin başlıca sebebi.

Naba ile aramda gerçekten özel bir iletişim oluştu. Aklıma gelen her şeyi ona çekinmeden soruyorum ve bu çok önemli bir durum benim için. Nepal’deki sosyalist hükümet, Hindistan’a bağımlılık, kast sistemi, fakirlik, eğitim, inançlar, gelenekler, diller… Kendisi de bir Budist aileden gelmesine rağmen hiçbir dine inanmamayı seçmiş ama kültüründen, geleneğinden tam anlamıyla kopmamış. Bize elinden geldiğince her şeyi detaylı bir şekilde anlatmaya çalışıyor. Gördüklerimiz hakkında bilgiler verip, kaçırmamamızı tembihliyordu.

Geldiğimiz stupada öyle çok ayrıntıya girmiştik ki saatler biranda akıp gitmişti. Güne başlarken yediğim akıl almaz acı olan o patates yemeğinin dilimdeki damağımdaki yanma hissinin enerjisini kaybetmeden, yol boyunca gerekli olacak malzemelerin temini için yapılacak alışverişe geç kalmadan yola koyulma vaktinin geldiğini anlıyoruz.

Güneş 6’da batıyor. Tüm gün sanki tepenizde bir branda seriliymiş gibi güneşi görmeniz imkansız. Üstüne birde aralıksız 15 saat yağan yağmur eklenince yaşamın burada erken bitiyor olması hiç şaşırtıcı değil. Dükkanlar 8’de, marketler ve gece yaşamı ise 10’da bitiyor. Gece insanlar içip taşkınlık yapmasın diye sosyalist hükümetin getirdiği kanunlardan biriymiş bu. Bu Ayrıca şehirde elektrik altyapısı yok ve muhtemelen hükümetin bu politikasından ve tasarruf gerçeğinden dolayı şalterler iniyor ve tüm şehir zifiri karanlığa gömülüyor. Etrafta uyuşturucu satan tipler ve birkaç araba dışında sadece sokakta yatan insanlar var.

Günün yoğunluğunu zihnimizde yaşamak için hostelimizin ağaçlarla kaplanmış keyifli bahçesinin yolunu tutuyoruz. Yeni gün Nepal’deki Hinduların ölmeye geldiği Pashupati Tapınağı…

 

Previous:

HAYYAM’IN İZİNDE-4

Next:

Kathmandu

You may also like

Post a new comment