Kathmandu

05 Temmuz of 2011 by

Kathmandu, 16 Aralık’06

Gitgide daha çok fark ediyorum, insanın kendi içindeki hareketi yavaşlatmadan sessizliğin aslında ne anlama geldiğini tam olarak bilemeyeceğini. Gün doğumu ile birlikte sabah meditasyonlarına başladım. Sabah, meditasyonla güne uyanmışsam eğer tüm gün içsel sessizliğimi daha çok koruyabiliyorum.

Eğer gevşeyip tembelliğe vurursam da zihnimdeki hareket ve koşuşturmalar, geçmişle hesaplaşmalar daha çok artıyor. Bunun önemini biliyorum; insanın sadece içindeki güce dayanıp yaşam denilen bu garip serüvenin sorumluluğunu tek başına üstlenmesinin içindeki gücü daha da çok çağırdığını…

Başıma gelenlerin hiçbiri için başkalarını suçlamamayı öğrendim. Bu en zor derslerden biriydi. Her şeyin bir seçim olduğunu, içimizdeki zayıflığın ya da gücün eşliğini seçtiğimizi ve yaşamsal kararları en küçüğünden en büyüğüne dek kendimizin verdiğini biliyorum. Bu durumda da kendi kendimin yargıcı ve hâkiminin de yine ben olduğumun içten gelen bir kesinlikle farkındayım.

Pokhara’nın ışık saçan sularının dinginliğini izlediğim günler sonrasında içimdeki hareket, Kathmandu’ya doğru sürdü yolun izini. Bu izi takip ettim. Fuji’yle birlikte geçirdiğimiz hoş sohbet günlerinin sonrasında, bu yol arkadaşlığının üzerimde yarattığı hoş ve anlamlı etki de benimle. Onunla Kathmandu, Thamel’de buluşmak üzere tekrar ayrıldık. Ve ertesi günün sabahı, Kathmandu’ya doğru giden bir minibüse atladım…

Fuji’nin ayrılırken bana uzattığı zarfı açtım ve içinden çıkan Tibet stilinde çizilmiş enfes bir at resmi olan o kartpostalla karşılaştım. Arkasında da bana hitaben yazdığı bir not vardı. Yol boyu onu düşündüm. Onun bana olan sevgisini, onun hayata olan sevgisini, onun buralara, yolculuklara olan sevgisini düşündüm. En çok da yaşama güvendiğini, korkularından kurtulmuş olduğunu, sakinliğini…

Onunla daha önce konuşmuş olduğumuz bir konu vardı. Hayvanların aslında her birinin insan için bir şey, bir duygu, bir mesaj ve bir farkındalık hatırlatıcısı olduğu hakkında. Ve yol boyu en çok dikkatimi çeken hayvanın, atlar olduğundan bahsetmiştim ona. Gerçekten de İran’dan bu yana otobüslerin üstünde, yol kenarındaki tabelalarda gördüğüm at resimlerinin bana anlatmak istediği şeyi duymaya çalışmıştım. Oldum olası atlara olan sevgimin anlamını, onlara her baktığımda hissettiğim o eşsiz duyguyu ve bende yarattığı etkiyi içimde büyütmüştüm. Atları çok seviyordum. Duruşları, dörtnala koşuşları, güzel, iri gözleriyle bakışları, renkleri, saçları onlara olan sevgi ve hayranlığımı gitgide artırıyordu. Ve Fuji’nin bana bir armağan olarak bu at resmini seçmiş olması hem düşündüklerime bir saygı hem de ince bir davranıştı…

Kathmandu’ya akşamüzerine doğru vardığımda doğrudan Thamel’e geçtim. Hareketli bir sokakta indirildiğimde oradan geçen birilerine yolu sordum. Ara sokaklardan birine daldığımda indiğim yerden çok daha farklı bir izlenim bana eşlik ediyordu. Dar bir sokaktan geçtim, birçok konuk evi vardı. Everest guest houseda karar kılıp resepsiyondaki adama pasaportumu verdim ve üst katta bana gösterilen odaya yerleştim. Yıllardır görmek ve hissetmek istediğim bir yere daha ulaşmış olmanın verdiği heyecan ve mutlulukla kafamı yastığa koydum. Uyumuşum…

Previous:

Buluşma Yeri

Next:

Bir Güvercin Kanadıydı Yüzüm

You may also like

Post a new comment