Kaybeden Bir Şehir: Ah İstanbul! Vah İstanbul!

02 Ocak of 2011 by

‘Nereden başlamalıyım yazmaya?’ Bu soruyu kendime sorar sormaz aklıma bir yığın bunaltıcı özelliği geliyor İstanbul’un. Trafik keşmekeşinden mi başlamalıyım? Yoksa dip dibe girmiş, çirkin beton yaratıklardan mı? Yabani sarmaşık gibi iğrenç yapılarla çevresi istilaya uğramış, onların arasında nefessizlikten bitmiş, kurtarılmak için yalvaran tarihi yapılarından mı? Gittikçe daha çok kanalizasyona dönen denizinden mi? Birbirinin üstüne üstüne gelen, birbirine tahammül edemeyen, stres dolu insanlarından mı?

‘Nereden başlamalıyım?’ sorusunu onlarca yıl önce sorsaydım eğer bu özellikler değişir, şöyle olurdu: ‘Sanat, tarih, kültür kokan sokaklarından mı başlamalıyım? Boğaz’a inci gibi dizilmiş, enfes yalılarından mı başlamalıyım? Yeşillikler içinde, çiçek kokan, ağaç kokan bahçeli köşklerinden mi başlamalıyım? Saygılı, beyefendi, hanımefendi, kültürlü, güzel giyimli, şık insanlarından mı başlamalıyım? Bu şehri, güzel bir şehir yapan en önemli şeyden; pırıl pırıl, masmavi, tertemiz denizinden mi başlamalıyım?’

Ne acı değil mi? Oysa yıllar boyunca elde etmek için kimler, neler yaptı bu şehir için. Çünkü güzeldi; hem de çok güzel. Çünkü değerliydi; hem de çok değerli. Benim de aklıma gele gele bunaltıcı özellikleri geliyor şimdi. Renklerini, dokusunu, gerçek kimliğini kaybettikçe ‘kaybeden bir şehir’ İstanbul. Ne acı…

Büyük padişah, sultanlar sultanı Fatih Sultan Mehmet ve mimarların şahı Koca Sinan tekrar dirilip, İstanbul’un bu halini görselerdi… ‘Bre mel’unlar! Camilerle, medreselerle, külliyelerle, çeşmelerle, köşklerle, kemerlerle donattığımız; harap bitap, bakımsız yapılarına yeniden can kattığımız; tepelerini, yamaçlarını ve meydanlarını ağaçlarla, çiçeklerle bezediğimiz; hem kültür hem medeniyet şehri yaptığımız canım şehri bu hale mi getirdiniz? Yazıklar olsun!’ demezler miydi? Ne acı…

Sevgili Ayhan Sicimoğlu bir röportajında ‘İstanbul devamlı dayak yiyor’ demiş. O kadar doğru bir cümle ki bu; ancak İstanbul’u çok iyi tanıyan birisi bu kadar doğru bir teşhiste bulunabilir. Başka öyle teşhisleri var ki… ‘Avrupa Kültür Başkenti’ denilmesini eleştirmiş mesela. Başkent olabilmesi için önce kent özellikleri taşıması gerektiğini söylemiş. İstanbul’un yaşanması zor bir köy olduğunu, dünyanın en büyük şark köyü olduğunu, dünyanın oto kirliliği yaşayan en büyük mega köyü olduğunu vs… Bu kadar olur; ‘cuk’ diye oturmuş.

Geçenlerde otobüsle Anadolu yakasından Avrupa yakasına bir geçeyim dedim. Aman Allah’ım! Her yola çıkışımda başıma ağrılar giriyor zaten. Bu sefer de girecek belli. Durakta otobüs beklerken hep insanları izlerim. Yine izliyorum insanları, berbat sesleriyle beynimi delen minibüsleri, otomobilleri, otobüsleri… Özellikle minibüsler deli ediyor beni. ‘Dat dat! Dat dat!’ Her şeye ‘Dat daaat!’ Kör müyüz be kardeşim? Bineceğim varsa binerim. Kornanla ‘Ben geldim’ diye bangır bangır başımı şişirmene ne gerek var? Trafikteki en büyük gürültü ve görüntü kirliliği bu minibüsler. Kaldıramadılar gitti. Cehennem azabı gibi. Neyse geldi otobüs; bindim; şanslıyım ki kuruldum bir yere. Yol boyunca bu görüntü kirliliği yanımda olacak. En azından gürültüden kaçmam lazım. Sinirlerimi iyice yıpratmamak için tek kurtarıcım müzik. Taktım telefon kulaklığımı; açtım bir Yeni Türkü şarkısı. Dingin bir müziğe ihtiyacım var çünkü. Yoksa bu bunalım yolculuk nasıl geçer? Düşünmeye başladım… Yahu insanoğlu otomobili bir yerden başka bir yere daha kısa sürede gidebilmek için üretmemiş miydi? O zaman niye binlerce otomobil on dakikada gideceği yere bir saatte gidiyor? Trafikten boğulan caddelerde araçlar arşın arşın ilerlerken, yayalar onlardan önce kat ediyor aynı yeri. Ne biçim bir dengesizliktir bu? Yüzyıllar öncesinden bir adamı şu trafiğin ortasına ışınlasak, bize bir tarafıyla güler. Teknolojiye hayran kalmaz ki. Bizim neden bu kadar aptal olduğumuza anlam veremez. ‘Adamlar otomobil yapmış hızlı ve kolay ulaşım için. Ama yürüyerek gitseler daha hızlı giderler. Kendilerini modern zanneden geri kafalılar. Salak mı bunlar?’ der. Vallahi tekrar geri ışınlanmak ister kendi zamanına. Vah ki vah! Mega köy!

Şimdi düşünelim hep beraber. Sadece ‘Ah İstanbul, Vah İstanbul’ demeyelim. Ah’ların vah’ların gidenleri geri getirmediğini biliyoruz. Ama zararın neresinden dönersek kardır; bunu da biliyoruz. İstanbul, kocasından sürekli dayak yiyen bir kadınsa eğer o zaman ilk yapılacak iş, onu bu kötü kocadan kurtarmaktır değil mi? O kötü koca, gün geçtikçe daha da azan ‘nüfus’ tabiî ki. Yani İstanbul’da oturanlar; bizler…

Nüfus fazlalığının insanı çığırından çıkaran trafiğe, şehre nefes aldırmayan yapış yapış binalara, daha çok hava-deniz-çevre kirliliğine neden olduğu düpedüz ortada. Bu nedenle de ‘Mevcut nüfusu daha alt seviyelere nasıl çekebiliriz? Dışarıdan göçü nasıl engelleyebiliriz?’ diye bir düşüncedir gider herkeste. En sade, açık seçik, dobra anlamıyla: ‘Burada oturanların fazlasını nasıl göndeririz? Dışarıdan gelip yerleşmek isteyenleri de nasıl engelleriz?’ Bunda kötü bir şey yok. Keşke hep bunu düşünüyor olsa idareciler. Ülkemin her yeri birbirinden güzel, birbirinden renkli. Ama değerini bilene tabiî ki. Bizi uzaya ya da Çin’deki çöp cumhuriyetlerine göndermek istemiyorlar sonuçta. Doğduğumuz veya ata topraklarımızın olduğu, kokusu burnumuzda tüten, asıl memleketlerimiz gönderilmek istendiğimiz yerler. Bir de büyük şehirlere bu memleketlerden göçü engellemek konu. Bir sürü göç edilecek başka şehirler var oysa. Hiç mi iş yok diğer şehirlerde? Ya da bulunduğumuz yerde iş olanaklarının çıkmasını beklemek yerine, kendimize iş olanakları yaratmaya niye bakmıyoruz? Tek ve kesin bir cevabı var: Tembelleşiyoruz…

‘Yahu memlekette, köyde iş olsa dönmez miyiz oralara?’ ya da ‘Memlekette iş olsa bırakıp gider miyiz büyük şehirlere?’ deniyor ya hemen. Bu mazeret değildir bence. Çalışana her yerde ekmek vardır. Yeter ki çalışmayı iste. İstanbul sadece ‘çalışma alanı’ çok olduğu için göç edilecek bir yer değildir. Bu şehrin ‘kolay yoldan para cepleme yeri’ olarak algılanmasındadır sorun. Onun için türememiş midir ‘İstanbul’un taşı toprağı altın’ sözü? O yüzden görmez miyiz her adımda el-avuç açanları, göstermelik cam silmeye çalışanları, bir peçete alıp fiyatını sorduğumuzda ‘Gönlünden ne koparsa’ diyenleri? Bu mudur çalışmak? Çalışmak alın teri dökmektir; kestirmeden cebe para indirmek değil. Hırsızların ve dolandırıcıların cennetidir İstanbul. Bir de parası olup da aç gözlü bir şekilde daha da fazlasını kazanmak isteyenler var. Bunlar hemen dikerler gözlerini İstanbul’a. Çünkü kalabalık. Gidip memleketinde bir dükkân açacak da ne olacak? Günde 50 kişiden gelen para onu doyurur; ama aç gözünü doyurmaz. Gelir İstanbul’a; bulur işlek bir cadde; haydi bakalım gelsin hurra kalabalık müşteri. Daha büyük yatırım yapanları, daha büyük kazananları düşünelim bir de. Habire İstanbul’a yatırım yaparlar. Bence en büyük ticari yatırımı yapanlar, en büyük zararı verenlerdir İstanbul’a. Bu yatırımlara izin verenler de en büyük zararı verenlerdir İstanbul’a…

Olayımız; küçük yerlerden büyük kentlere göçü engellemek ve büyük kentlerden Anadolu’ya göçü sağlamak. Bu da Anadolu’ya yapılan yatırımlarla olabiliyor. Madem olayımız bu; o zaman niye çatır çatır şehrin her yerine gökdelen işyerlerinin dikilmesine izin veriliyor? Millet konut kıtlığı çekmesin diye, niye bol bol TOKİ evleri yapılıyor? Niye bir sürü inşaat firmasının, en güzel yerlere ‘çüş’ dedirtecek kadar çok katlı, illet binaları dikmelerinde sakınca görülmüyor? Bu ne tezatlıktır? Bu yatırımları İstanbul dışındaki yerlere yapmak, yaptırmak, teşvik etmek değil miydi önemli olan? Bu kadar çok iş olanağını, bu kadar konutu İstanbul’da sürekli arttırmak daha da ağızları sulandırmaktır. Daha cazip hale getirmektir. İstanbul kocasından dayak yerken, üstüne bir de başka adamlara cazip bir şekilde sunulan ‘hayat kadını’na dönmez mi o zaman? Aynı şeyi trafik problemlerini çözme çalışmalarında da görüyoruz. Her yere sular seller gibi yol yapılıyor. ‘Yol medeniyettir’ biliyoruz. Bu sürekli karayolu yapmak anlamına gelmez ki. Bu söz adam gibi yollar için geçerlidir. Yolun niteliği iyiyse medeniyettir; iyi değilse eziyettir. Koskoca iki boğaz köprüsü yetmedi; üçüncüsü düşünülüyordu. Üstüne bir de tüp geçit fikri çıktı. Her adım başı yeni yollar yapılmaya çalışılıyor. Hep karayolu hep karayolu. Deniz yollarını geliştirme planları da var sırada. İstanbul’un her yeri yol dolsa gene biter mi trafik çilesi? Suyun aktığı oluğu ne kadar genişletirsen genişlet, su aynı seyirde akmaz ki. Genişlettiğin yeri de doldurur o su. Yollar da böyledir İstanbul’da. Yol yapımının ucu kaçtığında evinde bir tane arabası olan, ikinciyi de alır üçüncüyü de. Her bir aile bireyi ayrı arabalarda çıkar yollara. Otopark sorunu daha da çoğalır. Herkesi toplu taşımaya yöneltme girişimleri var. Tabiî ki yetersiz. Hadi küçük de olsa metrobüslerden yararlanılmaya başlandı. Gene çözülmedi trafik çilesi. Üçüncü köprü de yapılsa, tüp geçit de yapılsa, deniz yolları da geliştirilse çözülmeyecek. Bilim adamları raylı taşımacılığın geliştirilmesini öneriyor. Bilim adamı olmamışlar boşuna. Akılcı, mantıkçı olmasalar raylı taşımacılık diye yırtınırlar mı?

Bu kadar önemli bir şehrin daha da fazla bozulmasını engellemek için ‘Anadolu’ya yatırım’ları beklemek yerine, bu şehre özel ‘resmi yaptırımlar’ olmalı artık. Bu yaptırımlar ‘büyük şehir’ statüsüne geçmiş tüm şehirlerde uygulanmalı. Burası bir metropolse stres ve karmaşa yaratacak her türlü şey için yaptırım uygulanmalı. Bu yaptırımlar özgürlüğü kısıtlamak değildir. Başkalarının özgürlüğünü kısıtlayanları ‘engellemek’tir. Asıl, stres ve karmaşa yaratanların, bu şehirde yaşayan diğer insanlara yaptığı eziyet, özgürlüğü kısıtlamaktır.

Aynı evde ikamet eden aile fertlerinin ikinci, üçüncü bir araba almasına izin verilmemeli mesela. Sokaklarda yayaların yürüdüğü yerler küçülüyor, arabaların kapladığı alanlar çığ gibi büyüyor. Yayanın ‘özgürlüğünü kısıtlamaya’ ne hakları var? Bu kişiler, bir tane araba sahibi olan ailelere göre oturdukları evin otoparkında ya da evlerinin bulunduğu sokakta fazladan yer işgal ediyorlar; başkalarının kullanabileceği yerleri dolduruyorlar. O zaman devletin de bu kişileri ‘engellemeye’ hakkı vardır.

İster küçük ister büyük olsun, yeni yapılacak tüm binalarda, her hane için birer araçlık otopark alanı ayırmak, projelerinde zorunlu hale getirilmeli. Kendi araçlarıysa, binalarını dikerken otopark alanını da kendileri düşünüp, ayırsınlar. Haa, otopark dikecek yerleri yok mu arsalarında? O zaman gitsinler otopark sığdıracak kadar geniş arsalara ev yapsınlar. Bunu kendisi düşünmüyorsa proje sahibi, devlet niye düşündürtmüyor?

Daha neler neler var bu yaptırımlarla ilgili aklımda. Yazsam bir bir ne olacak ki? Ben kimim? Basit bir İstanbul sakini; o kadar. Sadece hayal edebilirim; düşünebilirim; yazabilirim. Ne büyük çaresizlik…

İstanbul’un bütün caddelerine tramvay hatlarının kurulduğunu hayal ediyorum. Tramvay yolunun yanında sadece polis, ambulans ve itfaiye araçları gibi önemli durumlar için yol olduğunu… Bir de bisiklet yolu olduğunu… Herkes rahat rahat o caddelerde gezer, dolaşır, yürürdü. Trafik karmaşasından uzakta, rahat, huzurlu ve mutlu… Ama sadece bir hayal…

Kocasından dayak yiyen kadın İstanbul… Yüzü gözü mosmor, vücudu yara bere içinde bir kadını yıkasak, temizlesek, yaralarını sarsak, iyileştirsek de ‘geçmişteki güzelliğini’ ve ‘geçmişteki ruhunu’ hiçbir zaman geri getiremeyiz. Eskisi gibi pırıl pırıl parlayan, mutluluk saçan gözlerle bakamaz. Hep bir hüzün, bir burukluk vardır gözlerinde. Kederin ve acının getirdiği bir yıpranmışlık kalır vücudunda. Ama en azından o kadını kurtarmış oluruz. Ya bunların üstüne, bir mucize gibi, kendisine deli gibi âşık, mükemmel bir koca bulursa? İşte o zaman acılarını geçmişe gömerdi. İşte o zaman gözlerindeki hüzünden kurtulurdu. İşte o zaman içindeki güzellikleri yeniden çıkarıverirdi. Eskisi gibi değil belki; ama sadece eskinin güzelliklerinden kalanları yanına alıp, ortaya çıkardığı yeni güzellikleri de katarak hayatına devam ederdi. Ve biz; muhteşem güzel, kültürlü, şık, çekici, alımlı ve baştan çıkarıcı bir kadının doğuşunu izlerdik hep beraber.

Önce ‘kötü koca’dan, ‘azgın nüfus’tan kurtarmalı onu. Sonra ‘tedavi’ etmeli; ‘yeniden imar’ etmeli. Ve ona ‘âşık bir koca’ bulmalı; ‘onu gerçekten seven, koruyan, ona gözü gibi bakan bir nüfus ve idari sistem’ sağlamalı. Ki ortaya ‘muhteşem bir kadın’, ‘muhteşem İstanbul’ çıksın…

Fotoğraf. İsmail Şahinbaş

Previous:

Yılbaşı Kutlaması Mı? Dünya Harcama Günü Mü?

Next:

Sakız Ağaçlarına Sarıl İzmir ve Hiç Bırakma

You may also like

Post a new comment