Kimine Sıcak, Kimine Soğuk Bir Kavram: Ölüm

13 Ocak of 2011 by

Genç ve güzel bir kızdı Pelin. Öldü… Daha çok taze ölümü… Ben hiç göremedim onu. Hiç konuşamadım. Ama çok sevdiğim aile dostlarımızdan dinlerdim hikâyesini. Hem ailemden hem de dostlarımızdan o kadar çok dinledim ki onunla tanışmış kadar oldum. Anlatsam film gibi… Çok acı, çok hüzünlü…

Doğallıktan çıkarıyoruz ya dünyayı… Sanki yaratan bizmişiz gibi, sadece bize aitmiş gibi, kafamıza göre değiştiriyoruz onu. Sonucundaki ‘gerçek yararı’ sorgulamadan, ne istersek yapıyoruz ona. Dünya yıpranırken, içinde bulunan bizler, bedenimiz ve ruhumuz da yıpranıyor ya hani. Kendimiz ediyor, kendimiz buluyoruz… Çoğunlukla stresten kaynaklanan kanser gibi hastalıklar bu dünyaya bayılıyor ve yayıldıkça yayılıyor. Pelin de kanserdi. Hepimizin, çoğunluğumuzun olabileceği gibi…

Benim için Pelin’in kanserden öldüğünü söylemek yanlış olur. Onun hikâyesini biliyorum çünkü. Kanser sadece bir araçtı. Bu araca neden olanları sorguluyorum ben. Kansere neden yakalandığını önemsiyorum. O kadar sıkıntılarla, üzüntülerle dolu bir hayat yaşamış ki…

Daha minicik bir çocukken anne ve babasının ayrılmasıyla başlamış üzüntüleri. Her çocuk gibi üzülmesi kaçınılmaz. Ancak burada önemli olan anne – babasının ayrılmasından ziyade, onun bu durumu en az zararla atlatmasını sağlamaktır değil mi? İyi bir ebeveynden beklenen şey, çocuğuna her iki tarafın da yokluğunu hissettirmeden destek olmayı, sevgisini göstermeyi sürdürmesidir. Pelin için maalesef böyle olmuyor. Çünkü onu babaannesine bırakıp, çekip gidiyorlar kendi hayatlarına. Hiç mi hiç önemsemiyorlar bu minik kızı. Onu yok sayıyorlar. Asıl acıları işte buradan itibaren başlıyor…

Şöyle bir gözümüzü çevirip, çevreyi incelediğimizde o sevimli kedilerin, köpeklerin, kuşların yavrularına nasıl baktığını görürüz. Doğa bize olması gerekeni o kadar net ve güzel bir şekilde gösterir ki… Bakar körlere değil, görmesini bilene elbette… Anne bir kedinin yavrusunu sevmeye bile kalksak, hemen kaplan kesilir. Öyle sahiplenir, öyle kıyamaz yavrusuna. Kumrular mesela… Kuluçkaya yatan anne kumru, yumurtaları sıcak tutmak için günlerce oturup, bekler. Bir karga yumurtalara musallat olursa onunla savaşır. Baba kumru ise anne kumruya yiyecek taşır. Bazen de anne kumru gitsin, karnını doyursun ve dinlensin diye nöbeti devir alır. Öyle bir dayanışma vardır aralarında… Ve nihayet yavrular çıkar. Anne kumru ağzıyla besler onları; tüyleri çoğalana kadar sıcak tutmaya devam eder. Baba kumru nöbet değişimi yapıp, anne kumruya desteğini sürdürür. Anne kumru gidince o doyurur yavrularını. Yavruların kanatları geliştiğinde uçma dersleri verir, hayata hazırlarlar. Artık yavrular uçmaya hazırdır. Pelin’in anne-babası birçok kişinin önemsemediği, hatta eziyet ettiği kediler, köpekler, kumrular kadar olamıyorlar işte. Bu hayvanlara hayran olmamak imkânsız… İnsanlara ise şaşırmamak…

Yaşlı babaannesinin yanında büyüyor Pelin. Aynı zamanda tatlı ve iyi bir babaannesi var. Ancak ruhundaki büyük açlığı doyurabilir mi? Anne ve baba sevgisinin yerini ne doldurabilir? Belki de bu yüzden üniversitede veterinerlik okudu. Yavrularına sahip çıkan o güzel hayvanların hayranı oldu. Onlarda gördü belki aile sıcaklığını. Onlara imrendi. Minik çocuk gözleriyle büyüklerin göremediği şeyleri fark etti onların yaşantısında. Büyüyüp, bir genç kız olana kadar geçirdiği süreci kim bilebilir? Kim bilir çocukluğundan belleğinde kalan ne acı kareler vardı?

Yaşlı bir babaanne ve savunmasız minik bir kız… Anne gidiş o gidiş; hiç arayıp sormuyor; izini kaybettiriyor. Baba ise ara sıra bir görünüp, kayboluyor. Yavru kumrunun tüyleri daha çıkmamış; soğukta üşüyor; sıcakta yanıyor. Kötü kargalardan kim koruyacak onu? Yaşlı babaanne ne kadar korumaya çalışsa da onu, Pelin gencecik bir kızken yakalanıyor kansere. Tam da çocukluk acılarını unutturacak bir umut ışığı doğmuşken… Tam da hep imrendiği, özlemini duyduğu, hayalini kurduğu sımsıcak bir yuva kuracakken… Kanser olduğunu, uzun süredir nişanlı olduğu, deliler gibi sevdiği kişiyle evlenmesine yakın öğreniyor Pelin. Buna rağmen korkmuyor; çünkü o çetin koşullarda büyümüş, güçlü bir kız. Üstelik bundan sonra onu hep koruyacak, onun her zaman yanında olacak bir hayat arkadaşı var. Evlenecek; hayalindeki mutlu yuvaya kavuşacak. Güzel bir moralle, hayata sarılarak ve sadece anı güzel yaşayarak yenecek bu hastalığı. Kanser mi? O da ne? Vız gelir Pelin’e. Derken…

İşler hiç de öyle umduğu gibi gitmiyor. Onun kanser olduğunu öğrenen nişanlısı, evlilik yoluna girmeye ramak kala bırakıyor Pelin’in elini. Çekip gidiyor başka bir hayata. Bu yükü asıl taşıyan kişi Pelin’e ağır gelmeyen hastalık, bencil nişanlısına ağır geliyor. Sorunlarla uğraşmak istemiyor. Bir an düşünüp, kendisini Pelin’in yerine koydu mu acaba? Yarın aynı hastalığın pençesine kendisinin takılabileceğini düşündü mü? En önemlisi, asıl şimdi sevgiye ve desteğe ihtiyacı olan bu kızı bıraktığında, onun daha da hasta olup, öleceğini aklına getirdi mi? İyileşme şansını yerle bir ettiğini, yok ettiğini hiç mi düşünmedi? Çocukluğunu hep acılarla geçirmiş bu kızın, en azından kalan hayatını güzelliklerle geçirmeyi hak ettiğini? Her şeye rağmen kendisinin yanında ölmek istediğini söyleyen nişanlısıydı Pelin. Ama Pelin’in karşısında eskiden onu deli gibi seven adam yoktu artık. Sadece kanser yüzünden onu bıraktığını söyleyebilecek kadar kötü bir insan müsveddesi vardı…

Pelin, karın zarı kanserinden kurtulmak için birkaç kez operasyon geçirdi. Bu ciddi hastalığı zamanla daha da ilerledi ve iç organlarını sardı. Artık doktorlar yeni bir operasyona gerek duymuyorlardı. Filmlerdeki gibi ‘Birkaç aylık ömrünüz kaldı’ dediler. Yine de hayata hep asıldı. Hatta kendisine ait bir yuva kurma hayalini bile hiç bırakmadı. Böylece o son birkaç ay, iki seneye yakın bir zamanı buldu. Hayata bağlılığı sayesinde ancak bu kadar uzatabildi yaşam süresini…

Pelin’e zor dönemlerinde kol kanat geren, moralini hep yükseltmeye çalışan kişilerden biri, çok sevdiğim aile dostumuz. Benim için ismi ‘Şevket’ gibi, büyük bir insan. Yaralı bir kediyi – köpeği sokakta gördüğünde, işini gücünü bırakıp, veterinerlerde koşuşturan, son derece merhametli, kültürlü ve beyefendi bir kişilik… Pelin yatağa düşmeden önce, onun sayesinde birkaç kez İstanbul’a geldi. Hep isteyip de göremediği yerleri gezdi. Çok güzel günler geçirdi. Aile sıcaklığıyla tanıştı bir nebze de olsa… Ailem de bu güzel, zeki ve iyi kızı bu sayede tanıdı. Ben bundan mahrum kaldım. Sadece hikâyesiyle tanışabildim…

Pelin, birkaç aylık yaşam süresini uzatmaya çalışırken, senelerdir yüzünü görmediği annesini bulmaya karar verdi. Yılların hasretini gidermek, anne sevgisine doymak için yaptı bunu. Uğraştı; didindi ve annesini buldu. Onunla internet yoluyla görüştü. Annesi yeniden evlenmişti. Pelin’in hiç bilmediği kardeşleri vardı. Hayata daha sıkı tutunmak için ne güzel sebeplerdi bunlar. Ama… Yine umduğunu bulamadı Pelin. Umduğundan da kötüsüyle karşılaştı üstelik. Annesi ikinci evliliğindeki düzenini bozmak istemediğini ve bundan sonra onunla görüşmek istemediğini söylemişti. Kızının kanser olduğunu bile bile… Onun ölüme yaklaştığını bile bile… Onun canlı kanlı halini görmeyi, kokusunu duymayı bile istemedi. Son bir kez görme şansını kullanmadı…

Ölüm neydi? Sadece bedenin fonksiyonlarını yitirmesi, ruhun ondan ayrılması mı? Dünyada maddi olarak var olduğun halde, hiç yokmuşsun gibi davranılması da değil mi ölüm? Asıl acı olan ölüm bu değil mi? Yaşarken ölmek gibi…

Pelin kendi halinde, üstüne bir de hasta ve bakıma muhtaç bir kızdı annesi için. Acaba Pelin bambaşka şartlarda olsaydı annesi yine istemez miydi onu? Zengin, büyük bir çevreye sahip, ünlü ve gayet sağlıklı olsaydı tepkisi yine aynı mı olurdu? Bence bambaşka bir anne bulurdu karşısında…

Bu kadarı da ağırdı artık Pelin için. Gücü tükenmişti. Hastalığının seyri daha da kötüleşmeye başladı. Ağrıları şiddetlendi. Yatağa mahkûm oldu. Aylarca yine babaannesi baktı ona. Bu yaşlı kadın öyle seviyordu ki onu, Pelin’den önce ölmek istemiyordu. Yaşamayı çok istediği için değil, torununu bu haliyle yapayalnız bırakmamak için… Ne annesi, ne babası vardı yanında. Ve en sonunda ölümün sıcak yüzünü gördü. Çünkü Pelin iyi bir kızdı… Minik kumru, kendi kendine büyüttüğü kanatlarıyla özgürlüğe ve sonsuz mutluluğa uçtu…

Ya annesi, babası, nişanlısı? Onlar ölümün sıcak yüzüyle mi karşılaşırlar acaba? Pelin iyi bir kızsa ve ölümün sıcak yüzüyle karşılaşmışsa diğerlerine ne olur? Varsın onu da kendileri düşünsün…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Sakız Ağaçlarına Sarıl İzmir ve Hiç Bırakma

Next:

Osmanlı Çiçeklerinin Sultanları Laleler, Vezirleri Sümbüller ve Nergisler

You may also like

Post a new comment