Kımız, Gobi’de İçilir

22 Ocak of 2011 by

Bu sabah, Chaana bize yöresel kahvaltı hazırladı. Mayasız hamurdan açılmış, sobanın üzerinde yağda kızartılmış lavaş inceliğinde yuvarlak ekmekler, sütte kaynatılmış az sekerli pirinç -bizim sıcak sulu sütlacımız gibi. Yapacağımız aktiveli günümüzde soğukta bize enerji verecek bu güzel kahvaltıdan sonra aile montlarımızın üzerine sıcak mantoları ‘del’i giydirdiler.

Şelaleye inen patikada, 200 metre ileride kanyonun başında durduk. Patikadan rehberimizi takip ediyoruz. Kanyona indik. Nehir yatağında bölük pörçük buzların altından akan az su,  kenarındaki çam ağaçlarının altında 20 dakika kadar yürüyüp şelaleye geldik. 22 metre yüksekliğindeki buz şelalenin ve göledin basındaydık. Kareler çektik. Göledin üzerinde yürüdük. Dere boyunda bir 20 dakika daha yürüdükten sonra cıktık. Gerin önünde bizim için eyerlenmiş 6 at bekliyordu. Ev sahibi bey Moogi bizi tek tek özenle ata bindirdi.

Bu atların bizim bildiğimiz atlar gibi olmadığını biraz deli ruhlu olduklarını rehberimiz aracılığı ile anlattı. Bizde tamam tamam ne derseniz onu yaparız gibi bir kafa sallamayla yavaşça bu beyi takip ettik. Tıkır tıkır yavaşça ilerliyoruz. Benim ve Elise’nin atı inatçı. Kendi kafasına göre istediği yere gitmek istiyor. Belli ki acıkmış. İkide bir durup otluyor hep gerilerde kalıp Moogi’nin dönüp atları düzene sokmasıyla gidiyoruz. Bir yandan da ata şuhuuu şuhuuu komutlar veriyoruz. Rüzgâr o kadar serttiki boynuma taktiğim fotoğraf makinesini açıp kare çekme cesaretini bile bulamadım. İlk saat çok yavaştı. Sonra birisinin hızlanmasıyla bir ara hep birlikte shuu seslerimizi yükselterek tabanları da atin gövdesine teperek hızlandık. İste o bölümü çok güzeldi. Digidik digidik rüzgâra karşı koşturuyoruz. İki saat bize yetti de artı bile.  Çok üşümüştük. Dere boyunda bir ger kampına geldik. Burada bekçi olarak kalan bir ailenin gerine girip çay ve soba başında çözünmeye geçtik. Bizi arkadan takip eden minibüsümüz gelince çantamdan bir çift eldiven bir avuç şekeri alıp bu ailenin 4 yasındaki çocuğuna da verdim. 15 dakika mola sonra atların sahibine boş atlarıyla kendi evinin yoluna bizde çay içtiğimiz aileye hoşça kal deyip minibüsümüze bindik. Yolumuz kaplıcaların olduğu Khujirt’e uzandı.

Bir süre nehir boyunca ilerledik. Nehri geçtik. O arada köprüde sürülerin su içmelerini karelemek için Siren’e durmasını söyledik. Tam o sırada gerini sökmüş taşınan bir kamyon geçti köprüden.  “Vayy” dedik.  Günlerdir bu yolda gördüğümüz ilk taşıttı.

Küçük bir moladan sonra daha da bol otları olan tepelerden zikzaklı inişli çıkışlı yollardan ilerledik. Arada bir kaptan Siren’in mırıldandığı ve çok da güzel söylediği Moğol şarkılar esliğinde keyifle gidiyoruz. Bitirmesini istemiyor* come on Siren Mongol Too (Moğol şarkısı) diyorduk.

Tepelerin arasında bir düzlüğe geldik. Burada ahşap bir kaç ev, küçük bir manastır, bir bakkal, bir kaç ger kampı vardı. Yerlisi, yabancısı ile popüler sıcak kaplıcaların olduğu yere, Khujırt’e gelmiştik. Çıkan sıcak buharından anlayabiliyoruz. Dere kenarında uzaklardan gelip su kaplarını dolduran bir kaç kişi var.

Önce, o günkü ger ve ailemize, yaslı çifte eşyaları bırakıp 300 metre ilerdeki kaplıcaya yürüdük. Etrafı tahta çitle kapatılmış yanı basında da yarı akan yarı donmuş ayrı soğuk bir dere var. Kaplıca sıcak sularında çamaşır yıkayan bir teyze ve amcaya senbeno (merhaba) diyerek geziyoruz. Sıcak suyun çıktığı noktada kurdukları çalı sunak mavi sarı parlak örtülerle sarılmış, ziyaretçilerin bağladıkları bu kumaşlarla ışıldıyor. Budist ülkelerin çoğunda böyledir. Özellikle doğal nimetleri kutsar oralara dua ve sunak yerleri kurarlar.

Sabah tekrar gelip kaplıca sularına girmek üzere ayrıldık. İhtiyacımız olan yedek tuvalet kâğıdı bisküvi vs almak için bakkala girdik.  Bu köy bakkalında ne ararsan vardı.  Kumaş, dikiş nakıs malzemeleri ev aletleri alüminyum kovalar, bidonlar,  incik boncuk, paket yiyecekler, içkiler, özellikle bolca votka. Herkes ufak tefek şeyler aldı. Gençler litrelik bira alınca bu akşam partimi var deyip bende Moğolların kutsal bile sayılan içecekleri, votka ve portakal suyu aldım. Gerlerimize girdik. Yoğun günün keyfini soba başında çıkarıyorduk.

Akşam yemekten sonra yaşlı çiftin gerinde oturan rehberimiz Chaana ve kaptanımız Siren’i içkimize bizim gere davet ettik. Chanaa alkol almıyordu. Siren’de küçük bir bardakta votka yudumlamaya başladı. Bizlerse, bir iki sek votkadan sonra portakal ile içebildik ancak. Onlar gibi sek içersek çarpılacaktık. Siren’e, öğrendiğim cümleyi tekrarladım. Mongol Too, Mongol Too diye alkışla hep beraber istekte bulunduk. Bir dakika deyip arabasından mızıkasını getirdi. Harika!! Bir güzel de çaldı ve söyledi. Kafalar da hoş olmaya başlayınca hadi herkes kendi ülkesinden bir şeyler söylesin dedik. Ne kadar bozuk söylesekte, kulağa hoş gelen uluslararası müzik şöleni yasadık. Hatta bir ara bu müziklerle dans bile ettik. Çok keyifli geçen sımsıcak kaynaşma anlarıydı.

Chaana’ya yolculuk boyunca kımız tatmak istediğimi söylemiştim. Kış döneminde atların bozkırlara dağıldığını sağılmadığını, pek yoğurt, peynir yapılmadığını söylemişti. Sağ olsun burada yaslı teyzeye sormuş. Varmış ve getirdi. Porselen bir çanakta eksi ayran tadındaki milli içeceklerine kımıza, ‘araig’ diyorlar. Masamızdaki herkes tadına baktı. Alışık olmayan Avrupalının bana ise çok yakın damak tadındaki ekşi kımızı ben bitirdim.

Kımız: At sütünden yayıkta dövülerek fermente edilen soğuk içilen milli içecekleri. Yayık ayranın eskimiş hali, ben bu tadı çok iyi bilirim.  Çocukluğumda okul tatillerimde Anadolu’ya rahmetli babaanneme gittiğimde, sabahları yaydığı ayranın 5 gün sonraki eskiyen halının tıpkısı hatta yaymaktan üste çıkan yağ taneleri bile aynı idi. Şimdi düşünüyorum, ben bu ayrandan çok içtiğim zamanlar uykumu getirirdi. Tabi ya az da olsa % 2 alkollü bir içecekmiş. Şimdi neden yeme içme mekânı kurduğumu çıkarabiliyorum. Ezelden kanımıza girmiş bir alkol varmış meğer!!!

Günü çakır bir halde yatağa girerek tamamladık.

Previous:

Atların Efendileri

Next:

Karakorum, Uygurların, Goktürklerin Ayak İzlerinde

You may also like

Post a new comment