Kırmızı Şalvar

26 Mart of 2011 by

13 Şubat 2009, Damascus, Suriye.

Kim Kyong kendine kısaca Mir diyor. Mir ile beraber Amman’dayız. Koji bizden ayrıldı Jaruselam’a gitmek üzere ve ikimizi de bir hüzün bastı. Damascus’a hareket etmek üzere otobüs bekliyoruz. Derken yanımıza biri geldi. Hemen şu anda Damascus’a giden bir minibüs olduğunu söyledi. Tamam dedik.

Has Turizm’i görünce şoför Ali Usta ile de tanışınca hepten keyfim yerine geldi. Beni görünce o da çok sevindi. İki tanış gibi sarıldık birbirimize. Ali Usta Türkiye’ye kadar gittiğini ve istersem götürebileceğini söyledi. Aslında param az kaldığından düşünüyorum gitmeyi ama diğer taraftan Mir bırakmıyor. Sonunda onu kıramayıp Damascus’ta indim. Ali Usta’ya uğurlar olsun diyerek…

Ali Usta Antakyalı imiş. Sürekli Halep’e gidip geliyormuş ve ben ilk Halep’e ayak bastığımda ona otel sormuşum. Beni hatırladı. Üzerimde de aynı kırmızı şalvar olduğunu söyledi. O günkü yorgunluğum hafızadan her şeyi silmiş, normalde gördüğüm bir yüzü öyle kolay kolay unutmam. Ne enteresan ve de hoş bir karşılaşma…

Kırmızı şalvar benim yolculuklarımın simgesidir. İlk uzun soluklu yolculuğum olan İran, Pakistan, Hindistan ve Nepal yolculuğunda almış olduğum ve sonraki yolculuklarımda da üzerimden çıkarmadığım, her giydiğimde bana yollarda olmayı ve yolculuğu hatırlatan bir sembol gibidir. Ali Usta’nın beni kırmızı şalvarımla betimlemiş olması ya da onun üzerinde bıraktığım etkinin kırmızı şalvarla birleşmiş olması o nedenle de benim için anlamlıdır.

Otobüste bir de kadın vardı. İstanbullu imiş. Amman’da evlenmiş, burada yaşıyormuş. Mir ile beraber yaptığımız yolculuğu pek de hoş karşılamadığını üzerimde gezinen bakışlarından hissettim. Bana nerde yaşadığımı, ne iş yaptığımı, ailemi, evli olup olmadığıma dair bir sürü gereksiz cinsinden soru sordu. Sıkıla sıkıla cevaplandırdım sorularını. Aslında böyle anlarda oturup orda uzun uzun şu cümleleri kurmak istiyorum her seferinde ama taşralı tarafım niyeyse buna izin vermiyor; bugüne kadar yaptığım şeyler beni anlatmıyor, tanımlıyor. Bense bu tanımlamalara inanmıyorum. Bugüne kadar yaptıklarımla artık ilgilenmiyorum. Bu sorular diğer taraftan da benim özel hayatım olduğundan onları belki orta yere bu kadar aleni dökmek istemiyor da olabilir miyim? Öte taraftan sorduğun sorular bana cevaplamama imkânı da bırakmıyor, zira sen orda sırf konuşmuş olmak için konuşurken ben burada sıkıntı yaşıyorum… Gerçekte bu…

Ali Usta nezaket göstererek bizi Eski Şehir’e yakın bir yere indirdi. Mir ile beraber otele doğru yürüyoruz. Mekânı bildiğim için kolayca yolu akşamın karanlığında yürüyoruz. Ancak Korean House’ta kapıda bir şey yazmadığından yeri bulmakta zorluk çektik. Önceden hatırladığım birine adresi sorduk. Adam bizi mekânına davet etti. Bize ne içmek istediğimizi sordu. Çay dedik ama bir taraftan da üzerimizde para yok. Para bozdurmaya ihtiyacımız var. Adam bize yardımcı oldu olmasına da üzerimizdeki parayı düşük fiyattan bozdu ve iki katı çay parası alarak bizi uğurladı…

Yeri bulduk, kapıdan içeriye girince her şey dışarıda kaldı, Korean House’un çok şirin ve sevimli bir yer olması karşısında…

Korean House’a böyle geldik…

Previous:

Dönüş Yolunda

Next:

Halid’in Çadırı

You may also like

Post a new comment